13 Kasım 2015 Cuma


      
                                            


                                                       HATİCE’NİN ÖYKÜSÜ
4
Urfa’nın bir köyünden, kan davası yüzünden kaçıp gelen Seyit ile karısı Güllü, komşu köy olan Söğütlü köyüne sığınmışlardı. Bir çoban’a da gereksinimi olan köylüler Seyit ve karısını sahiplenip köye yerleşmelerine yardımcı oldular. Köyün üst başında onlar için, el birliği ile iki göz bir ev ve yanına küçük bir ahır yaptılar. Seyit çoban olarak, karısı Güllü de varsılların evlerinde işlerine yardımcı olarak yeni yaşamlarını sürdürmeğe başladılar. Söğütlüye yerleşmelerinin üzerinden altı ay geçmişti ki Güllü ilk çocuğunu doğurdu. Bu, tosuncuk bir oğlandı.   Seyit ona babasının adı olan Ömer’i uygun gördü. Bir yılı henüz bir ay geçmişti ki Güllü ikinci çocuğunu doğurdu. Bu da nur topu gibi bir kızdı. Onun adını da Hatice koydular.
İlk yıllarda Seyidin çobanlıktan kazandığı para ve Güllünün ev hizmetlerinden sağladığı erzak, giyecek vb. ile iyi kötü geçinip gidiyorlardı. Gülünün hizmet ettiği varsıl bir ailenin verdiği dişi bir dana büyümüş, yavrulamış yeterli olmasa da süt yoğurt gereksinimlerini karşılıyordu. Ama çocuklar büyüdükçe geçim sıkıntıları da artmağa başladı. Ankara’ya çalışmağa gidenlerin daha çok kazandıklarını, dönüşlerinde onlardan sık, sık dinliyordu Seyit. Kendisi de Ankara’ya gidip çalışmaya karar verdi. Köye dönüp, bir süre evinde kaldıktan sonra tekrar Ankara’ya giden Kara Hasanın yanına takılıp yola düştü. On gün kadar sonra gelen mektubunda, büyük bir inşaatta işe başladığını yazdırmıştı Seyit.
Çocuklar, diş kapı girişinin olduğu, oturdukları bölümde, aynı yatakta yatıyorlardı. Evde anne, babalarının yattığı, öteki bölümdeki yataktan başka yatak yoktu zaten. Güllü işe giderken çocukları da yanında götürüyordu. Ömer ve Hatice annelerinin çalıştığı evin kötürüm’lerini (Hastalıklı ya da sakat olup, sürüyle gidemeyen koyun, kuzu, keçi, oğlak gibi hayvanlara  ‘kötürüm’ denir) köyün civarındaki otlaklarda otlatarak hem bir işin ucundan tutmuş oluyorlar hem de günlerini birlikte geçiriyorlardı.
Ömer ile Hatice birbirlerini çok seviyordu. Birkaç saatlik ayrılıkları bile onları mutsuz, huzursuz ve tedirgin ediyordu. Köyün çocukları ile fazla bir ilgileri yoktu. Zaten diğer çocuklar bunları pek de aralarına almak, onlarla oynamak istemiyorlardı. Köyde okul da olmadığından, özellikle kış aylarında çocukların oynamak için bolca zamanları oluyordu. Ömer ve Hatice birkaç kez o çocuklarla birlikte oynamaya kalkışmışlar, aşağılandıklarını hissedince bir daha katılmamayı yeğlemişlerdi. Kendi aralarında oynamaktan sıkılmıyorlardı. Hatta bundan büyük zevk duyuyorlardı. Ömer, evin ufak tefek yapı, tamirat işleriyle ineğim bakımını, Hatice de anne yokken evin derlenip toplanması görevini iyi kötü yerine getiriyordu.
Seyit, olağanüstü bir çabanın sonunda okuma yazmayı öğrenmişti. Çalıştığı firmada kalfa konumuna yükselmiş, iş yükü az da olsa hafiflemiş, kazancı ise bir miktar artmıştı.  Düzenli olarak evine, kazandığı paranın önemli bir kısmını gönderiyordu. Senede en çok iki kez, izin alarak kendisi de geliyordu. Gelirken asla eli boş gelmezdi Seyit.  Karısına ve çocuklara başta giysiler olmak üzere çeşitli hediyelerle gelirdi. En çok on gün kalabiliyordu ailesiyle. Günlerce karısına ve çocuklara Ankara’yı, çalıştığı firmayı, patronunu, arkadaşlarını anlatırdı. Bir gün onları alıp Ankara’ya göçebilecekleri hayallerinden söz ederdi.  Karısı da, çocuklar da Seyit varken zamanın nasıl geçtiğini bilemeden dönüş günü gelip çatardı.  
Ömer on beşine, Hatice de on dördüne basmışlardı. Hala aynı yatakta yatıyorlardı. Kışın soğuk günlerinde birbirlerine iyice sarılmadan uyumuyorlardı. Ömer de Emine de ergenlik çağına girmişlerdi. Emine’nin memeleri hafiften büyümeye başlamıştı. İkisinin de rüyalarında cinsel temalar yer alıyordu artık. Gece yatağa girdiklerinde ikisinin de içinde birbirlerine sarılma, öpme, okşama arzusu uyanıyordu. İkisi de bu yönde ilk davranışı karşıdan bekliyor gibiydi. Yatak dışında bu duyguyu hatırladıklarında, başta Ömer olmak üzere utanıyor, adeta irkiliyorlardı. Bir süre bu duyguları bastırmak için çaba gösterdiler, arzularına direndiler. Bir gece sarılmış yatarken Ömer’in, Emine’nin göğüsleri üzerinde ki kolu aşağı kaydı. Emine, abisinin kolunu tutup kaldırdı ve avucu memesinin üstüne gelecek şekilde koyup bastırdı. Ömer’in ergenlik duygu ve dürtüleri uyanmış, ayaklanmıştı. Kardeşinin memelerini okşamağa başladı. Emine abisine daha bir sıkı sarılıp önce onu dudağından öptü, sonra dudaklarını onun dudaklarına yapıştırdı. Alt alta, üst üste dakikalarca seviştiler. Birbirlerinin okşanmadık yerlerini bırakmadılar. Yorgun ve mutlu bir şekilde uyudular.
Takip eden günlerde ikisi de birbirlerine sarılıp öpüşmek için her fırsatı değerlendiriyordu. Bunun için yeterince uygun zamanları ve mekanları vardı. Gerekçe ne olursa olsun birbirlerinden ayrılmak istemiyorlardı. Geceleri daha heyecanlı, daha bir arzulu sevişiyorlardı. Sarılma, öpüşme ve okşamalarla sınırlı sevişmeleri birkaç hafta sürdü. Bir gece, iradesine yenik düşen, arzularını denetleyemeyen, frenleyemeyen Ömer kardeşine sahip oldu. Emine buna asla karşı çıkmadı. Hatta bu onu daha da mutlu etmişti. Abisine daha bir tutkuyla sarılıp, öptü. İkisinin de gözlerinden mutlulukları adeta fışkırıyordu.
İkisi de henüz çocuktu. Gelecekte neler olacağı, hangi zorluklarla karşılaşacakları, nelere göğüs germek zorunda kalacakları akıllarından bile geçmiyordu. Toplumun değerlerinden, yargılarından, gelenek ve göreneklerden ne bir bilgileri vardı, ne de bu alanda bir düşünceleri. Yaşamın hep böyle tozpembe geçeceğini, hiçbir sorunla karşılaşmayacaklarını sanıyorlardı. Daha doğrusu hiçbir şey düşünmeden, hiçbir şeye aldırış etmeden günlerini arzu ettikleri gibi bir sevginin sarmalında mutlu yaşıyorlardı. Mutluluklarının kimselere bir zararı yoktu. Zaten nasıl olsa kimseler duymayacak, bilmeyecekti. Öyle ya, kendileri kimseye söylemedikten sonra nasıl bilebilirlerdi ki? Bu yüzden sevgilerini, birlikteliklerini sonsuza kadar sürdüreceklerini sanıyorlardı. 
Ömer on yedisinin içinde, Hatice de on altısına basmıştı. Yaklaşık iki yıldan beri sessizce mutlu yaşamlarını sürdürüyorlardı. Ömer gelecekte olabilecekleri az çok kavramağa başlamıştı. Çok daha dikkatli ve temkinli olmaları gerektiğini düşünüyordu. Hatice’den birazcık uzak durmak istediyse de Hatice buna fırsat vermedi. Çeşitli yolarla abisini kendine çekmeyi başarıyordu. Ömer, kardeşine ilerde neler olabileceğini anlatmağa çalıştı birkaç kez. Hatice’nin aklı ya basmıyor, ya da bunların olma olasılığını yok sayıyordu. Abisinin endişelerini çok anlamsız buluyordu. Hele de çevrenin değer yargılarından, onlara hangi gözle bakacaklarından asla endişe duymuyordu. Çünkü birilerinin duymasının, bilmesinin mümkün olabileceğini düşünemiyordu. Böylece, ne zaman, nerede tökezleyeceği bilinmeyen bu sağlıksız ilişki sürüp gidiyordu.
Hatice, başında esen kavak yelleri ve gönlünde abisine duyduğu sevda ile on altı yaşının baharını coşku içinde sürdürüyordu. Köyde iş yoğunluğunun arttığı mayıs ayının ortalarında bir çapa işinde çalışırken başı döndü, midesi bulandı, çapa elinden düştü. Bahçenin bir köşesindeki çardağa taşıdılar. Hatice bir şeyi olmadığını, birazcık dinlenirse bir şeyinin kalmayacağını söyleyince herkes onu bırakıp işine döndü. Gerçekten de on, on beş dakika kadar dinlenip kendini iyi hissedince o da çapasını alıp yeniden işine koyuldu. Birkaç gün sonra aynı rahatsızlığı tekrarlandı. İzleyen birkaç hafta sonra bu rahatsızlıkları bitti ve unutuldu. Kimseciklerin de bu rahatsızlığa farklı yorumlar üretmek akıllarının köşesinden geçmedi. Bu sıralar Hatice’nin bedeninde de dikkatini çeken değişmeler oluyordu. Göğüsleri normalden hızlı büyüyor, bazı yiyeceklere karşı aşırı istek duyuyordu. Hamilelik konusunda azıcık ta olsa bir bilgisi yoktu. Bu yüzden hamile olabileceği aklının ucundan bile geçmiyordu. Böyle olunca da yaşamının akışında karşılaştığı ufak, tefek bu değişimleri umursamıyordu.
Hatice’nin kayıtsızlığı da, mutluluğu da uzun sürmedi. Karnı büyümeğe başladı. İlk kez hamile olabileceği aklına geldi. Çok korktu. Eğer aklından geçen gerçekse buna engel olması gerektiğini düşündü. Hamile ise bunun öğrenilmesinin, duyulmasının her şeyin sonu olacağını düşündü. Düşündüğü şeyi abisine açtı. Ömer önceleri inanmadı böyle bir durumla karşılaşacaklarına. Ama günler geçtikçe o da Hatice’deki değişikliği fark etti. Zaten bebek de annesinin karnında rahat durmuyor, zaman, zaman tekmeliyordu. Birlikte, bu çıkmazdan kurtulmanın bir yolunu düşünmeğe, bir çıkış aramağa yoğunlaştılar. Kimselere bir şey söyleyecek, kimseden yardım isteyecek durumda değillerdi. Bu büyük beladan kurtulmanın bir yolu olmalıydı. Ama yoktu.
Artık abisine sarılıp mutlu anlar yaşamak yerine, sarılıp ağlamak olmuştu Hatice’nin kaderi. Geceleri uyku uyuyamıyordu. Sevişme arzusu tümden yok olmuştu. ‘Çocuk düşürmek’ diye bir şeyler duymuştu ama bunun nasıl olacağı konusunda zerrecik fikri, bilgisi yoktu. Birilerinin yardımına gereksinimi vardı. Bu da asla olabilecek bir şey değildi. Kimselerin bilmesini istemiyordu. Çaresizlik omuzlarına öyle bir çökmüştü ki feleği şaşmıştı Hatice’nin. Aklından geçen tek kurtuluş yolu ölümdü. Ama bunu nasıl yapacaktı? Bu düşüncesinden Ömer’in haberi olsun istemedi. Abisinin yaşamasını, mutlu bir geleceğinin olmasını istiyordu. Abisi, ölmesine bir süre üzülse de sonunda unutacağını düşünüyordu. Ölmenin en kolay yolu olarak ta evde ya da dışarıda bir yerlerde kendini bir ağaca asmaktı ona göre. Emine bu fikrinin en doğru karar olup olmadığını günlerce düşündü. Sonunda kesin kararını verdi. Bunu gerçekleştirecekti. Uygulamak için en uygun konumu da belirledi. Köyün dışında, gözlerden uzakta bir ağaca kendini asacaktı.
Ömer kardeşinin davranışlarından endişe duymağa başladı. Yapması gereken hiçbir işi doğru şekilde yapamıyordu. Kedine güveni tam anlamıyla dibe vurmuştu. Eskiden içtikleri su bile ayrı gitmeyen Hatice şimdi abisine tek kelime söylemiyordu.  Ortalıkta ölü gibi dolaşıyordu. Ömer, Hatice’nin kendini öldürmeğe karar vermiş olabileceğini düşündü. Beraber olmadıkları zamanlarda, uzaktan uzağa onu izlemesi gerektiğine karar verdi. Nitekim verdiği kararın doğru olduğunu iki gün sonra gördü.
Hatice babasının artık kullanmadığı dokuma kuşağını beline sarıp, abisine, biraz hava almak istediğini söyleyerek evden ayrıldı. Köyün üst tarafında, köye uğramayan patikayı izleyerek evden uzaklaştı. Abisinin izlediğinden habersiz belirlediği ağacın yolunu tuttu. Kimseler bir şey öğrenmeden bebekten kurtulacaktı. Böylece ne anası, ne babası nede abisi kötü durumlara düşmeyeceklerdi. El alemin yüzene bakabileceklerdi. Kimse onların suratına, kızlarının abisinden çocuk peydahladığını haykıramayacaktı. Anne babasının, özellikle de Ömer’in huzur ve mutluluk içinde yaşamını sürdürmesi için gerekirse bin kere ölmeğe hazırdı. Bu düşüncelerle kendini asmak için kararlaştırdığı ağacın dibine geldi. kuşağı, kafasından geçireceği biçimde ilmek yapıp ağacın dalına doladı. Üzerine çıkacağı taşı ayarladı. Taşın üzerine çıkıp boynuna ip yerine kullandığı kuşağı geçirmek üzereydi ki abisinin haykırışıyla irkildi; “Hatca, sakın yapma. Öleceksek birlikde ölek. Beni goyup getme. Biliyodum böyle bi şey yapacağanı.” Ömer bunları söylerken var gücüyle de koşarak, kuşağı boynuna geçirmeden Hatice’ye kavuştu. Onu sertçe itti. Hatice yere yuvarlandı.  Ömer onu yerden kaldırıp ona sımsıkı sarıldı. Ağacın altına oturup, bir süre hiçbir şey konuşmadan, sessizce ağladılar. Sonra birlikte evlerine döndüler.
Ama büyük sorun hala orta yerde duruyordu. Ömer’in yaşamlarına birlikte son verme planına Hatice şiddetle karşı çıkıyordu. Bir süredir kızındaki değişikliği hisseden Güllü bir akşam kızını yanına çağırıp, neler olduğunu, karnının neden şiştiğini, hasta olup olmadığını sordu. Hatice kaçamak yanıtlarla o günkü sorgulamayı savuşturdu. Bir hafta kadar sonra Güllü kızını tekrar karşısına aldı; “canım gızım sende bi hallar var. Ağer (eğer) hasda  dağalsen garnın niye şişiyo böyle? Sayıdan(sahiden) ağrıyan, acıyan bi yerin yok mu?” birden aklına kızının hamile olabileceği geldi, korkuyla irkildi.  Sanki birileri varmış ta duyabileceklermiş gibi alçak bir sesle; “Gız yoğusa sen gebe misin? Bana doğruyu söyle, geberesice. Biriynen düşüp galkdın mı? Varısa biri bilmem ilazım.” Hatice ne diyeceğini bilmiyordu. Sustu. Annesi ne dediyse, ne yaptıysa fayda etmedi. Kızının ağzından tek kelime alamadı. Hatice ağabeyiyle seviştiğini, çocuğun babasının o olduğunu nasıl söyleyebilirdi ki? Kısa bir süre sonra da kızının hamile olduğuna Güllü’nün kuşkusu kalmadı. Bir çaresine bakması için kızını doktora götürmeye karar verdi. Hatice bütün gücüyle gitmemekte direndiyse de annesini kararından döndüremedi. Ertesi gün sabahın erken saatlerinde, ikisi birlikte şehrin yolunu tuttular.
Şehir yaya olarak iki saatlik uzaklıktaydı. Hatice hala gitmemekte ısrara ediyor, annesine boyuna yalvarıyordu. Doktor da olsa başkalarının bilmesini, hem kendisi, hem de abisi için büyük bir yıkım olarak algılıyordu. O yüzden de ölmeyi tek kurtuluş olarak görmeğe devam ediyordu. Güllü bakışlarından, davranışlarından kızının canına kıyabileceğini hissediyordu. Neredeyse yol boyunca Hatice’nin elini bırakmadı. Yolu yarıladıklarında bir subaşındaki kavakların gölgesinde oturup dinlenme molası verdiler. Güllü kızına olup bitenleri anlatması için yalvardı, çırpındı,  gözyaşı döktü, nafile. Hatice’nin sessizce ağlamaktan başka bir yanıtı olmadı.
Hastaneye vardıklarında gün hayli ilerlemiş, doktorlar vizitelerini bitirip muayenelerine başlamışlardı. Sorarak Güllü kadın doğum doktorunun muayene odasını buldu. Bir süre sonra da kızının elinden tutup doktorun karşısına çıktı. Doktor Hatice’yi muayene etti, altı aylık hamile olduğunu, bebeğin son derece sağlıklı göründüğünü söyledi. Güllü birkaç kez yutkunduktan sonra bu bebeği aldırtmak istediklerini, ederi, gideri neyse karşılamağa hazır olduğunu söyledi. İki gözü iki çeşme; “Dokdurum, gulun gurbanın oluyum. Bu bebek doğarsa biz perişan oluruk. Söylemesi ayıp, senden saklamanın manası yok, bebeğin babasını bilmiyok. Ne etdimse, ne söyledimse gızıma laf geçiremedim. Bebeğen kimden olduğunu söyledemedim. Bebek duyulursa gapıdan dışarı çıhamam. Hepimiz gapında kole oluruk, yeterki bize çare ol. Bizi bu dertden kurtar.” Doktor dilinin döndüğünce yapabileceği bir şey olmadığını anlatmağa çalıştı. Altı aylık bebeğin alınmasının hem ahlaken, hem de tıbben hiçbir biçimde mümkün olmadığını söyleyerek Güllüyle kızını adeta odasından kovdu. Kolu kanadı kırık, içi kan ağlayarak Hatice’nin elinden tutup tekrar köye döndü Güllü.
Eşini dört yıl önce bilinmeyen bir hastalık sonucu kaybeden Yayık Keziban, on sekiz yaşına basmış olan oğlu Erkan’a Hatice’yi istemiş, Hatice’nin şiddetle karşı çıkması üzerine Güllü Yayığı eli boş çevirmişti. Doktorun söylediklerinden sonra her şey değişmişti. Tek çare Hatice’yi vakit kaybetmeden birisiyle baş göz etmekti. Güllü el altından Yayık Keziban’a haber salıp kızının gönlünü yaptığını, istemeye gelirlerse kızı vereceğini duyurdu. Bu haberi alan Yayık soluğu Güllü’de aldı. Konuştular, anlaştılar, oracıkta Allahın emri anıldı, Keziban parmağındaki yüzüğü çıkartıp Hatice’nin parmağına geçirdi. Hatice, gönülsüz kaynanasının elini öptü. On gün sonra da imam nikahı ile Hatice istemeye, istemeye Yayık Keziban’ın evine gitti, Erkan’ın karısı oldu.
Erkan, uzun bir süredir göz koyduğu Hatice’ye kavuşmanın mutluluğunu yaşıyordu. Evlendikten bir, iki hafta kadar sonra eşinin hamile olduğunu öğrenen Erkan’ın buna tepkisi çok sert olmadı. Hatice’ye duyduğu sevgi, bebeğini kabullenebilecek kadar büyüktü. Ama babasının kim olduğunu bilmek de hakkıydı. Bunun için Hatice’yi defalarca sorgulamasına karşın bir sonuç alamadı. Kocasının sorularına karşı Hatice susup ağlıyordu sadece. Doğum yaklaştıkça Erkanın mutluluğu üzerinde kara bulutlar  görünmeye başladı. Başlarda karısı ile ilgili söylentileri fazla umursamayan Erkan, köylüler tarafından kendisine açıktan açığa yapılan saldırılar ve hakaretler karşısında duyarsızlığını koruyamaz hale geldi. Bir keresinde köy kahvesinden çıkarken ardından; “Çıharken dıkgat et, boynuzların gapıya dahılmasın.” Diye laf atan Deli Kamil’in üzerine atıldı, attığı yumruklardan sonra gırtlağına sarılıp öldürmeye bile kalkıştı. Kahvedekiler Deli’yi Erkan’ın elinden zor aldılar. Ardından da, yenilip yutulması zor hakaretler savurarak Serdarı kapı dışarı ettiler. 
Kaynana, gelininin başkasından hamile olduğun öğrendiğinde başından vurulmuşa döndü. Dizine vura vura; “Ben bunu nasıl fargetmedim? Bu kotülüğü Erkan’ıma nasıl yapdım? Yavrımı ataşlara atdım.” diye dövündü. Meraklı komşu kadınlar Haticeyi yakından görüp, emin olmak için birer, ikişer Yayığın evine damladılar. Yayık Kezlban ne diyeceğini bilemez bir halde, sersem tavuk gibi başı öne eğik dolaşıyor, onlara söyleyecek bir çift laf bulamıyordu. Hatice ise avludan dışarı adım atmamıştı bu eve geldiğinden beri. Evde başka oda olsa, oraya saklanıp, gelenlerin karşısına da çıkmayacaktı hiç. Gelen kadınlar imalı, aşağılayıcı bakışlarıyla Hatice’yi süzüyor; “ Gız Keziban gozün aydın. Maşallah torunun sağlıhlı olacak. Erkan üç ayda baba oluyo. Ne hoş dağal mi?” gibi sözler diyerek Keziban’ın yarasına tuz, biber ekiyor, onu çileden çıkartıyorlardı.
Çevrenin baskısı arttıkça Erkan’ın Hatice’ye karşı davranışları da değişti. Bir süreden beri eve suratı asık gelen ve her fırsatta Hatice’yi azarlayan Erkan şimdi bahaneler yaratarak onu kıyasıya dövmeye başladı. Sık, sık bebeğin babasının kim olduğunu soruyor, yanıt alamadıkça da karısına sille tokat girişiyordu. Üstüne üstlük kaynanası da oğlunu kışkırtmak için elinden geleni esirgemiyordu. Zavallı Hatice işittiği hakaret ve azarlamalara ve yediği sopalara sessizce katlanıyor, gözyaşı döküp oturuyordu. Evden dışarı çıkmak istemediği için annesini de görmüyordu. Görse bile ona anlatabileceği hiçbir şeyi yoktu. Güllü de kızının mutsuz olduğunu biliyordu ama içinde yaşadığı cehennemden haberdar değildi.
Vakit gelince Hatice, annesi dışında kimsenin yardımı olmadan bir kız dünyaya getirdi. Bebek sağlıklıydı. Güllü ona ‘Kader’ adını verdi. Kızıyla birlikte bebeği bir süreliğine kendi evine götürmek istediyse de kaynana buna izin vermedi. İstemeye gittiğinde kızının hamile olduğunu sakladığı için Güllüye büyük öfke duyuyordu. Bu yüzden onunla görüşmek istemiyordu. Güllünün, aklına estiği zaman çat kap kızını görmeye gelmesini de istemediğini yüzüne söyledi. Akşama kadar kızının başında bekleyen Güllü akşamüstü ağlayarak, sessizce evine döndü.
Bebekten sonra Serdar’ın Hatice’ye zulmü daha da zamladı. Doğumu üzerinden henüz iki gün geçmişti ki sudan bir bahaneyle Hatice’yi yerlerde sürükleyerek kıyasıya dövdü. Artık onu evlerinde görmek istemediğini, piç’ini de alıp defolup gitmesini haykırdı. Hatice o gece hiç uyumadı. Her yanı ağrıyordu. Gözyaşları sel oldu aktı sabahlara kadar.   

 Ortalık ışıyordu. Hatice kararını vermişti. Henüz herkes uykudayken bebeğini alıp sessizce evden çıktı. Yaya olarak yarım saate yakın bir mesafedeki ‘Derin yarma’ denilen yere yöneldi. Orası gerçekten de oldukça derin bir uçurumdu. Bıçak gibi kesilmiş, otuz metre kadar derinliği olan dimdik bir kayalıktı. Oradan aşağı düşen bir canlının sağ kalma olasılığı hiç yoktu. Hatice bebeğine sımsıkı sarılmış olarak taşlık patika yoldan Derin Yarma’ ya ulaştığında ortalık iyice ağarmıştı. Çevre ıssız ve sessizdi. Hatice yalnızca beynindeki uğultuyu duyuyordu. Uçuruma bir an önce varma isteğinden başka hiçbir şey yoktu kafasında. Oraya eriştiğinde, çok uzaklardaki tepelerden güneşin ucu görünmüştü. Doğa uykusundan ağır, ağır uyanırken Hatice, henüz beş günlük olan bebesiyle birlikte ebedi uykusuna kavuşmağa hazırlanıyordu. Güneşe doğru dönüp baktığında, doğmakta olan yeni günün ilk pırıltıları gözlerini kamaştırdı. Uçurumun ucuna geldi, bebeğine baktı, bir anne sıcaklığı ile onu öptü, daha bir sıkı sarıldığı,  bebeğiyle birlikte kendini, sonsuzluğun huzur dolu kollarına, o engin, o derin boşluğa bıraktı.  

27 Ekim 2015 Salı

                                      BEŞ ÇOCUK İSTİYORUM

Bizim büyük reis ne zaman muhtarları toplasa, ne zaman meydanlara çıksa, nüfusumuzun bir an önce üç rakamlı milyonlara çıkarılması için, genç erkek vatandaşlardan gereken gayreti göstermelerini istiyor.

 -Bekarlık öyle söylendiği gibi sultanlık filan değildir. Bir an önce evlenin. Bol, bol çocuk yapın.‘Nasıl bakarız’ diye korkmayın. Yüce Allah rızkını verir. O vermezse biz veririz.”

Önceleri üç diyordu, nedense bunu az buldu, şimdi beş çocuk istiyor. O zaman dünyanın imrendiği, gıpta ile baktığı lider ülke olacağımızı söylüyor.

Büyük reis böyle düşünmekte çok haklı. Ülkede genç nüfusun sadece %30 u işsiz. Altyapı deseniz Avrupa ülkelerini bile geride bırakmış durumdayız. Eğitim sistemimiz dünyanın en mükemmeli. Yaratıcılıkta üstümüze yok. Bilim ve teknolojide üstümüze yok. Sporda başarılarımız say say bitmez.  Her konuda dünya bizi kıskanıyor ne de olsa. Bu durumda nüfusumuzu hızla artırmayıp da ne yapacaktık ki. Nerde çokluk orda bolluk! Hükümetimiz doğacak her çocuğa on Türk lirası yardım da yapıyor. On çocuk yap, yüz lirayı kap. Bu yüzden çok çocuğa karşı olanları bir türlü anlayamıyorum. Çok çocuklu olmanın bir güzel yanı daha var; Bir evde çok çocuk olursa her biri bir işin ucundan tutar, aileyi kalkındırır. Ailenin gelir ve refah düzeyi yükselir. Örneğin küçükler dilencilik yapar, otoyollarda mendil, su satar, büyükler iş bulursa amelelik yapar, bulamazlarsa da kahve esnafının ayakta kalmasına katkı sunar, kızlar küçük yaşta küçümsenemeyecek meblağlarda başlık parası getirir. Kanı kaynayan bazıları dağa çıkar. Memlekette iş mi yok! Ölenler ise aileyi az çocuklular kadar etkilemez. Nasılsa geride daha çok var.

Köy yerde çok sayıda, özellikle yetişmiş erkek çocukları çok olan ailelerin çevrede itibarı tavan yapar. Moral ve fizik gücü yüksektir. Çocukluğumdan anımsıyorum da, köyde kimin erkek nüfusu çoksa bütün köylüler o aileden korkar, çekinir, onlara bulaşmazlardı. Onlar da bunu bildiklerinden haklı, haksız istediklerini yaparlardı.

Bazı münafıklar, nüfusumuz artarsa ülkede işsizliğin artacağını, altyapı gereksiniminin (yol, su, okul, barınak vb.) çoğalacağını, söylüyor. Hepsinin üstesinden geliriz evelallah. Suç işlemenin artacağını söyleyenler var. Artarsa artsın. Güvenlik güçlerimiz dimdik ayakta. Onlara da iş çıkmış olur. Polislik, askerlik yan gelip yatma yeri değil.

Sayın başbakanımız geçenlerde bir açık hava toplantısında yine bu konuya değindi, yine “sizden üç değil beş çocuk istiyorum.” diye gürledi. Kendisine bir vatandaşın yazıp gönderdiği bir mektuptan söz etti. “Bir vatandaşım bana gönderdiği mektubunda diyor ki;-On üç çocuğum var. Geçinemiyorum. Devletimden bana el uzatmasını diliyorum.- E be mübarek adam; ben beş diyorum, sen on beş yapıyorsun. Vur dedikse ‘gözünü çıkar’ demedik ya. Bu kadar çocuk yapılır mı be adam? Beş, altı hatta yedi çocuğun olsa gül gibi geçinirsin. Amma sen ne yapıyorsun, onüç çocuk. Nedir bu yahu, ben beş çocuk istedim, beş. İt gibi üreyin demiyoruz herhalde. Nitekim bu çocuklardan ikisi şu malum örgüte katılmak için dağa çıkmış, biri İŞID’e kaçmış, ikisi kahvede pişpirik oyununa dadanmış, kızlardan ikisi evlenmiş ama biri dayaktan bıkıp baba evine geri gelmiş. Beş yaşından büyük olan üç çocuğu da onun, bunum malına, davarına yardım ederek karınlarını doyurmaya çalışıyormuş. Diğerleri de ufakmış zaten.”

Bazen düşünüyorum da büyük reis çok akıllı. Halkın psikolojisini çok iyi biliyor, nabzının nasıl attığını çok iyi keşfetmiş. Düşünün bir kere, gariban, fakir, fukara vatandaşın oyunu almanın en etkili yolu onları zevk aldıkları, hoşlandıkları, ilgilerini çeken alanlara yöneltmek değil midir? İşte o da tam bunu yapıyor. Yani onların arzularını bu çocuk meselesi üzerinden vuruyor. Sizce de fakirin yaşamında zevk alarak yaptığı tek eylem nedir?  Karısıyla sevişmek değil mi? Hem zevkli, hem bedava. Sevişirken çocuk düşünecek hali yok ya. Allah kerim. Aklıma bir Karadeniz fıkrası geldi şimdi. Fıkrayı daha önce dinlemiş olanların hoşgörüsüne sığınarak anlatayım izninizle:

Temel karısı Fadime’ye;
“Ula Fadime, piz bu çocuk işine kesun bi çözum bulmaliyuk. Boyle cidersek bir iki seneye galmaz fotbol takımi guraruk. Ne edeceğuk da?” Fadime temele;
“ Haklisun Temelum, isdersen pi tokdura danışsan, belki bi çare söyler sana.” Fadimenin   önerisi temelin de aklına yatar ve Temel doktorun kapısını çalar.
Hoş, beşten sonra Temel; “Tokdur bey, bi sorunumuz var, sizden bi yardım isteyirum. Bizum dokuz çocuğumuz var. Fadime her yıl bi tane çıkarayi. Bize yardum edun. Bunu durdurmanın bi yolu yok midur?” Doktor;
“Elbette bir yolu vardır Temel.”
“Cözinun yağunu yeyum tokdurum, soyle da, nedur çaresi?”
“Fadime de sen de daha gençsiniz. Böyle devam ederseniz değil dokuz çocuk on dokuz da olur.
Yapacağın tek şey aklına Fadime’yle sevişmek geldiğinde bu kadar çocuğu nasıl doyuracağını düşünmek olmalı. Başka yolu yok.”

“Eyi dedun da tokdurcuğum ben Fadimeyle sevişirken bağa oyle celıyi ki bütün Karadenizi toyurapilirum.”

24 Ekim 2015 Cumartesi

ŞARKILARIMI DİNLE


Gün doğarken bahçeme
Coşkuyla dolar içim
Yaslanırım bir yere
Sen gelirsin aklıma


Gözlerim arar seni
Gül kokan nefesini
Yakar, kavurur beni
İçimi saran sevda


Bir yel eser serince
Kalbim dolu seninle
Dinle, şarkımı dinle
Neler söylüyor sana


AKŞAMLARI

Yüreğimde aşkın yüceden yüce
Hayalinle olsun gel akşamları
Uzanınca yatağıma her gece
Gir kalbime, orda kal akşamları


Güller açar güldükçe gül yüzünde
Tutsam ellerini, yatsam dizinde
Coşan gönül dile gelir sazımda
Bir başka ses verir tel akşamları


Duygularım doruklara yükselir
Boy verir akşamla umutlar bir, bir
Güneş batar, hayalini getirir

Kalbime  açılan yol akşamları
                                                  A R A B A    S E V D A S I

1960 lı yılların başında ülkemizde binek arabası sayısı hayli azdı. Bunların büyük bir kısmı da İstanbul başta olmak üzere büyük kentlerdeydi. Özel bir arabaya sahip olmak için ya zengin olmak, ya da Avrupa’da, Amerika’da görev yapmış olmak gerekiyordu. Örneğin, Öğrencisi olduğum A.Ü. Fen Fakültesinde altı ya da yedi tane özel araba vardı. Bunların hemen tamamı ya Almanya’dan Hitler zulmünden kaçıp gelmiş ve bizim fakültede görev yapan bir hocanın, ya da  yurt dışında uzun süre kalmış Türk Profesörlerindi. Trafik sıkışıklığının asla söz konusu olmadığı yollarda özel arabalardan çok Belediye Otobüsleri, dolmuşlar ve sınırlı sayıda taksiler görürdünüz. Ankara’yı en doğusundan en batısına kadar kat eden Banliyö Trenini zikretmemek olmaz tabii.
Otomobil ithalatını yapan tek firma vardı Türkiye’de o zaman. Rahmetli Vehbi Koça ait olduğunu bildiğim ama adını bilmediğim bu firma Almanya’dan Fort marka arabalar ithal edip satıyordu. 1962 yılının bir nisan sabahında, Rüzgarlı sokaktaki iş yerime giderken Ulusta eski Büyük Millet Meclisi binasının karşısında bulunan Ankara Palas Otelinin bir köşesine kurumuş platforma yerleştirilmiş kırmızı renkli, pırıl, pırıl bir Fort Taunus otomobil gördüm. Kırmızı, beyaz kurdelelerle bir yerlere bağlanmış gibi görünen otomobili, çevresini saran insanlar merak ve özlemle seyrediyorlardı. Hem bu güzel arabayı yakından görmek, hem de olup bitene duyduğum merakımı yenmek için yaklaşıp kalabalığın arasına daldım. Bir süre arabayı hayranlıkla izledim. Görevli olduğunu düşündüğüm adama yaklaşıp, arabanın neden oraya konulduğunu sordum. O da bana; “Koç firmasının düzenlediği bir eşya piyangosunun baş ikramiyesi. Piyangonun biletleri otelin girişinde satılıyor. Çekişişte kime çıkarsa araba onun olacak.” dedi. Piyango biletlerinin bitebileceği endişesiyle hemen gidip on liraya satılan biletimi aldım. Piyangonun çekiliş tarihi iki ay kadar sonraydı. Biletin ön yüzünü, arkasını dikkatle okudum. Arkasında ikramiye olarak konulmuş başka şeylerin de bir listesi vardı. Motosiklet, bisiklet, radyo vb. gibi. Ama onların hiç biri ilgimi çekmedi. Bu güzelim araba varken… 
Fırsat buldukça, katlamadan cüzdanıma yerleştirdiğim biletimi çıkarıp kıymetli bir tabloyu seyreder gibi seyrediyordum. Pembe, yeşil karışımı fonu olan biletin üzerindeki altı rakamı kısa sürede ezberledim. Sabahları, işe gitmek için bindiğim otobüsten Ulusta inince ayaklarım adeta beni arabanın yanına çekiyordu. Her zaman karşısında seyredenleri olan arabayı bir süre ben de seyrediyor, sonra tatlı hayaller kurarak iş yerine geliyordum.
Günler geçtikçe içimde, arabanın bana çıkacağı inancı güçlendi. Bilet almış olan başka insanların nasıl boş ümitlere kapıldıklarını düşünmeye başladım. Arkadaşlarıma ciddi, ciddi son model bir arabamın olduğunu söylemekten bile çekinmiyordum. Kimse söylediklerimi ciddiye almasa da arabamla onları gezdireceğimi, birlikte kızlara nasıl hava atacağımızı filan anlatmağa başladım. Hatta bir gün iş çıkışı, büro arkadaşım Hasanı alıp arabanın yanına götürdüm, “Bak işte arabam. Yirmi gün sonra benim olacak. Seni de bindirip gezdiririm. Gerçi ehliyetim yok amma, olsun, onu da alırım elbet.” Hasan hayretle bana döndü; “Benimle kafa buluyorsun ama yemezler. Araba seninse niye burda? Hem sen bu arabayı alacak parayı nerden buldun ki? Ne yandan baksan çok paradır bu. Bırak tek başına almayı, bütün bürodakiler bir araya gelsek bu arabayı alamaya gücümüz yetmez evladım. Sen kim, bu araba kim.” dedi.  Ben de cüzdanımdan çıkartıp, “İşte arabanın parası. Oku bak.” diyerek piyango biletimi gösterdim. Bir süre bileti inceledikten sonra Hasan, “Oğlum sen gerçekten kafayı yemişin. Bu bi piyango bileti, kim bilir daha kaç kişiye sattılar. Milyonda bi şansın var, tutturmuşun benim arabam diye. Sen gerçekten tırlatmışın, ya da beni ti’ye alıyon.”
İnancım sarsılmasa da Hasanın söyledikleri birazcık keyfimi kaçırmadı değil. İçimden, “Güya bu da arkadaş işte. İnançsız hergele. Ayıp denen bi şey var. “Hayırlı olsun, güle, güle kullan.” diyeceğine söylediği lafa bak hayvanın. Beni ne kadar çok kıskandığı ortada. Yirmi gün sonra görürsün, bu laflarını sana  yedirmezsem…” gibi sözler söylüyordum.
Yurtta oda arkadaşım Turan da önceleri Hasan gibi konuşuyordu. Piyangonun çekilişi yaklaştıkça o da benim heyecanımı ve hayallerimi paylaşmağa başladı. Arabayı teslim aldığım gün kız arkadaşlarımızı bindirip önce Atatürk Orman çiftliğine, sonra da Gölbaşına gitmeyi planladık Turanla. Araba kullanmayı Ona da öğreteceğime söz verdim. Henüz bir kez bile araba kullanma fırsatım olmamıştı ama varsın olsun. Beş on dakikada öğreneceğimden kuşkum yoktu. “Dört teker üstünde duruyor. Devrilecek değil ya bisiklet gibi. Direksiyon elinde. Ne yana gitmek istersen o yana çevir. Durmak istersen frene basarsın, hızlanacaksan gaza basarsın. Hepsi bu kadar işte. Bunun öğrenemeyecek nesi var ki. Belki geriye gitmekde sorun yaşayabilirim. Arabayı koydukları platformun çevresi zincirlerle çevirmemiş olsaydı camından içeri bakıp onu daha iyi tanırdım ama… ”
Çekilişe sayılı günler kalmıştı. Her sabah Ulusta otobüsten indiğimde düzenli bir biçimde arabama kadar gidip onu seyretmeyi, kendimi onu kullanırken hayal etmeyi sürdürüyordum. Çekilişe bir hafta kala, dört çelik ayak üzerine gerdikleri bir branda ile üzerini kapatmışlardı. Görevliye bunun nedenini sordum. “Güneşten korumak için. Aşırı güneş boyasını soldurabilirmiş.” Yanıtını verdi bana. Arabamın boyasının solmasına karşı alınan bu önleme bir hayli sevindim. Yine tatlı hayallerin sarmaladığı düşüncelerle iş yerimin yolunu tutmuştum ki acı bir fren seninin ardından kendimi yere kapaklanmış buldum. Bana çarpan minibüsün şoförü, birkaç yolcusu ve oradan geçenler beni yerden kaldırdılar. Ağrır, acır yerim olup olmadığını sordular. Üzerimdeki tozu, toprağı temizlemeye koyuldular. İçlerinden “Hemen bir ambulans çağıralım.” diyenleri duyuyordum. Bir anlık şokla ne olup bittiğini kavramağa çalıştım. Hiçbir yerim acımıyor, ağrımıyordu. Aklım başımda, bilincim yerindeydi. Minibüs şoförünün bir suçu olmadığını, kusurun bende olduğunu biliyordum. Oradakilere hiçbir şeyim olmadığını, ambulans filan gerekmediğini söyledim. Minibüsçüden özür dileyip ayrıldım.
Araba daha şimdiden hayatımı değiştirmişti. Kendime güvenim artmıştı. Her şeyin üstesinden gelebileceğimi düşünüyordum. Her şeye, herkese karşı pozitiftim. Olaylar karşısında olabildiğince hoşgörülü olmuştum. Başta Analiz 2 hocası Berki ve daire başkan yardımcısı Süha bey olmak üzere, Sevmediğim insanları bile davranışlarında haklı buluyordum. Okula gittiğimde herkesin, özellikle de kızların katılamadığım derslerin notlarını vermek için nasıl yolumu gözleyeceklerini, benimle arkadaş olmak için  nasıl akla, hayale gelmeyen fırsatlar yaratmak isteyeceklerini düşünüyordum. Ankara sokaklarında, caddelerinde benim arabama benzer bir araba daha görmemiştim. Hangi sokaktan, hangi caddeden geçersem geçeyim herkesin hayranlıkla beni göstereceğini düşünüyordum. Kendi kendime; “Yaşamak ne güzel.” Diye söyleniyordum. Bazen de herkesin duyabileceği şekilde yüksek sesle haykırıyordum; “Yaşamak ne güzel!”
Nihayet çekiliş günü geldi. Sabah erkenden kalktım, tıraşımı oldum, en çok yakıştığını düşündüğüm giysilerimle donandım, seyrelmeye başlamış saçlarımı farklı taradım, yüzüme, saçlarıma limon kolonya’sı döktüm.  Odadan çıkmadan Turanı uyandırıp, “Arabamı bu gün alıyorum. Yurdun bahçesinde güzel bir yer ayarla. Akşamları oraya bırakırız. Odanın penceresinden baktığımızda görünecek bir yer olsun, tamam mı?”  diyerek onun bir şey demesine fırsat bırakmadan fırtına gibi çıktım.  Dikimevi Pastanesinde kahvaltımı yapıp otobüs durağına, oradan da Ulus meydanına çıktım.  Otobüsten iner inmez Ankara Palasın önüne, arabamın yanına geldim. Arabanın önünde kırk, elli kişilik bir kalabalık vardı. Onlar da benim gibi çekilişin yapılıp yapılmadığını öğrenmeye gelmişler. Onların boş umutların peşinde olduklarını düşündüm. Arabamı alıp oradan uzaklaşırken ne kadar üzüleceklerini hayal edip acıdım onlara. Ne zaman çekiliş yapılacağının benim için bir önemi olmasa da birisine çekiliş saatini sordum. “saat 15.00, yani üç'de çekilecekmiş. Dört'de de lisde aha şu tahda’ya asılacakmış.” Diyerek otelin girişindeki panoyu  işaret etti.
Büroda Hasana; “Arabamı bu gün alıyorum. Beraber gidelim istersen almaya. Saat dörtte ama biz mesai bitiminde gitsek de olur. Ne dersin? Benimle gelecek misin?” Hasan yine bir “la havle” çekti, “Oğlum sen hala orda mısın? Çekilişden soğna bi dokdora gitsen diyorum. Araba sana çıksa da, çıkmasa da buna ihdiyacın var bence.” diye karşılık verdi kısık bir sesle. “Allah Allaaaah! Bu çocukla arabamla ilgili konuşmamağa söz vermiştim kendime. Neden söyledim ki şimdi? Varsın kıskançlıktan patlasın, çatlasın abi. Yarın sabah söylediklerini yalayacak zaten.”
Saat beş’e doğru bürodan çıktım, yüreğim pır, pır ederek Ankara Palasın yolunu tuttum. Arabam yerinde duruyordu. Çekilişte bana çıktığından hiç kuşku duymadım. “Başka birine çıkmış olsa arabasını alırdı buradan.” düşüncesi geçti kafamdan. Arabanın yanında kimse de yoktu. Çevresindeki koruma zincirlerini almışlardı. O zaman ilk kez yakından inceledim arabamı. Koltuklarına, direksiyonuna, vitesine, öndeki düğmelere baktım. Her birine kendimce anlamlar yükledim. Kapı kolunu tuttum, kilitli değildi. Açıp direksiyona dokundum. Sonra girip direksiyon başına oturdum. Mutluluktan sarhoş gibiydim. Direksiyon koltuğunda ne kadar oturdum farkında değildim.  Otel kapısından çıkan birisi el, kol işaretleriyle bağırarak bana doğru geliyordu. Kapısını binerken açık bırakmış olduğum arabadan beni yaka paça indirdi. “Ne işin var el alemin arabasında, sahibi gorse gıyameti goparır. Manyak mısın nesin?” Bu davranışına bir anlam veremediğim adama döndüm; “kimmiş sahibi bu arabanın söyler misin bana?” Adam eliyle içeriyi işaret ederek; “Otelin lobisinde yetgililerle beraber resmi işlemlerini yapdırıyodur herhal. Yannarında bi yığın da gazeteci var. İşi bitince arabasını teslim alacak.”
İlk defa içim ‘cız’ etti. Çekilişin sonuçlarının nerde olduğunu sordum. Adam, girişte soldaki panoda asılı olduğunu söyledi. Ana kapı ile ikinci kapı arasındaki bölümde duvarlara karşılıklı panolar asılmıştı. Soldaki ilk panoda “EŞYA PİYANGOSU ÇEKİLİŞİ”            yazısının altında “Kazanan Numaralar” yazıyordu. Yirmi kadar numara alt alta sıralanmış, karşılarına da o numaraya çıkan ikramiye adları yazılıydı. İlk numara ve karşısındaki araba yazısı büyük harflerle yazılmıştı ve bu benim biletimin numarası değildi. Panonun karşısında öylece kala kalmışım. İçerden çıkan, çoğunluğu ellerindeki fotoğraf makinelerinin flaşları ile şimşekler çaktıran gazetecilerin oluşturduğu kalabalık yanımdan geçerken kendime geldim. Kalabalığın ardından dışarı çıktım. Gazeteciler arabanın başında çeşitli pozlarda resimler çekerken sessice uzaklaştım ordan.
Otobüse binip yurda dönerken çokta üzülmediğimi fark ettim. Bunun nedenini sordum kendi kendime. Gerçekten hiçbir zaman benim olmamış araba için üzülmek bir yana sevinmem gerektiğini düşündüm. İçim rahatladı. Tam iki aydır harika hayaller kurmuştum. Kurduğum bu hayal dünyasında o kadar mutlu anlar yaşamıştım ki her şeye değerdi. İnsan böyle bir mutluluğu gerçek hayatında çok az yakalayabilirdi. Bu güzel duyguları yaşayabilmek için bedeller ödemeye hazır pek çok insan vardı çevremde. Sevdiğim kızı yanıma oturtup rüzgar gibi geçtiğimiz yolların, bizi sevgi ve gıpta ile izleyen ve gülümseyen insanların, park edip, oturduğumuz çay bahçesinde sohbet ederken, Onu kapısının önüne kadar götürüp, yarın tekrar buluşma kavli ile, bıraktığım anların verdiği mutluluğu nasıl  yok sayabilirdim ki. Ne güzel duygular içinde yaşadım bu süreyi. İnsanlar, bir şeye bağlanmanın, inanmanın ve hayal kurmanın delilik olmayıp mutluluğun ta kendisi olduğunu bilebilseler, işte o zaman kavgasız, hırslardan ve önyargılardan arınmış, adil, sevgi, saygı dolu, hoşgörülü, kinsiz, düşmansız bir dünyada yaşama bahtına erişmezler miydi?
Ve gerçekten de yaşadığım olayda sergilediğim davranışlarımdan dolayı üzülüp asla pişmanlık duymadım o günden sonra. Aksine aklıma geldikçe ferahlık ve sevinç duydum.


4



16 Ekim 2015 Cuma

SELE KARIŞIR


Yine bulutlandı karşıki dağlar
Yağan yağmurları sele karışır
Yarin dudağından yanık bir türkü
Dökülür sazımdan yele karışır


İlkbaharda bu yaylalar süslenir
Çimenlerle koyun kuzu beslenir
Yağmur yağar yarin saçı ıslanır
Yel vurur kokusu güle karışır


Nazlı yarim ilkbaharın çağında
Güller açar gülerken yanağında
Ben onu ararken gönül bağında
Yar süslenir, gezer ele karışır


GÖÇ EDELİM


Solmamışken baharının gülleri
Haydi göç edelim biz bu yerlerden
Sarmak için ip incecik belleri
Haydi göç edelim biz bu yerlerden


Günler değişmiyor bahar, yaz ile
Zaman geçmez sohbet ile, saz ile
Gülüp eğlenmeye gelin, kız ile
Haydi göç edelim biz bu ellerden


Sevda içimizde gizli bir özlem
Ne seven var bizi, ne de bekleyen
Bu kadar perişan yaşamak neden ?

Haydi göç edelim biz bu yerlerden
                                                                     Ü L K Ü

Üniversite tahsilimin ikinci yılıydı. Orada çalışan, aynı zamanda Dil Tarih Coğrafya fakültesinde okuyan arkadaşım Turan’ın verdiği bilgiler sonucu girdiğim DSİ (Devlet Su İşleri) eleman alımı sınavını yüz üzerinden yüz alarak kazanmıştım. Çünkü bütün sorular matematik sorularıydı ve ben Fen Fakültesi Matematik bölümünde okuyordum. Sınav sonuçlarının açıklanmasından tam altı ay sonra beni çağırıp işe alındığımı söylediler. Kayıt için isteneni evrakları hazırlayıp verdim ve ertesi gün işbaşı yaptım.
İş yerim, DSİ İşletme ve Bakım Dairesi Başkanlığı oluyordu. Dairenin olduğu bina Meşrutiyet Caddesindeydi. Bakanlıklar tarafından girildiğinde caddenin sonunda, sağda beş katlı, kurumun kiraladığı bir apartmandı. Dikimevindeki Site Yurdu’nda kaldığım için belediye otobüsünden TED kolejinin önündeki durakta iniyor, beş dakikalık bir yürüyüşle işyerine varabiliyordum. Kot farkından dolayı, altında daha iki kat bulunan binanın dördüncü katındaydı bana verilen oda. Bir masa ve arkasında koltuk mu, sandalye mi olduğu pek belli olmayan bir oturak ve iki sandalyenin yer aldığı odam, koridorun sonunda, binanın arka tarafına bakıyordu. Penceremden boş arsalar ve apartman inşaatları göründüğünden manzara pek iç açıcı görünmüyordu. Bitişiğimdeki, odamın en az dört katı büyüklüğünde ve cephesi farklı yönde olan oda, benim de bağlı olduğum, İşleme ve Bakım müdürünün odasıydı. Diğer odalarda Baş Mühendis, mühendisler ve teknikerler vardı. Baş Mühendis ve müdürümüzün sekreteri dışındakiler odalarında ikişer, üçer oturuyordu.
Kayıt, kuyut işlemlerinden sonra çalıştığım katta ilk tanıştığın kişi, müdürün odasının öteki yanında, benim odam kadar bir odada görev yapan sekreter hanımdı. Masamın başına geçip oturmamın üzerinden beş, on dakika geçmeden, açık duran kapıdan içeri süzülerek; “Ben Ülkü, müdür beyin sekreteriyim. Hoş geldiniz. Yerleşmenize yardım etmemi söylendi ama yapabileceğim bir şey yok gibi görünüyor. Masanıza kağıt, kalem filan getireyim bari.” El sıkıştık. İsmimi söyledim, oturmasını rica ettim, odama konulmuş iki sandalyeden birine oturdu. Kurumu ve işleri tanımama yardımcı olacağını gülümseyen, sıcak, içten bir tavırla anlattı. Birazdan müdürümüzün geleceğini, beni müdüre kendisinin takdim edeceğini söyledi. Gereksinim duyacağım her şeyi kendisine iletmemi de isteyip kalktı ve odasına geçti.
Saat on buçuk gibi müdür olduğunu tahmin ettiğim biri elinde kocaman bir evrak çantasıyla, koridordaki açık kapılardan başını uzatıp içerdekilere isimleriyle “Günaydın.” Diyerek büyük odaya girdi. Peşinden Ülkü Hanım daldı odaya. Kısa bir süre sonra da benim odama gelip;”Müdür bey sizi istiyor.” Dedi.  Sekreter hanımın peşine takılıp müdür beyin odasına girdim.  Beni güler yüzle karşıladı. “Kuruma hoş geldin delikanlı. Benim adım Kadri, Kadri Örencik. Bu bölümün müdürüyüm. Dün evraklarını gözden geçirdim. Fen Fakültesinin matematik bölümünde okuyormuşsun. Bu epey işimize yarayacak. Burası bir teknik servis. Matematik bilmeyenin burada yeri yok. Büronda sana gerekli olacak malzemelerin listesini ambara gönderdim. Ülkü hanım sana yardımcı olacak. Haydi bakalım. Yeni işin hayırlı olsun. Burada ne yapacağını ve diğer konuları sonra konuşuruz. Bu  gün dairede gez, dolaş herkesle tanış. Keyfine bak.” Teşekkür ederek odadan çıktım.
Öyle vakti ülkü hanım açık duran odamın kapısından başını uzatarak; “Yemek vakti, birlikte inelim, sana yemekhaneyi göstereyim. Sonrada ambara gider listedeki malzemeleri alırız, ne dersin?” Ne diyebilirdim ki. Biraz mahcup, biraz çekingen peşine takıldım, birlikte merdivenlerden dört kat aşağıya indik.
Yemekhanede Ülkü Hanım beni birkaç abi ve ablayla tanıştırdı. Yemeği Ülkü hanımın bir bayan arkadaşı ile birlikte üçümüz bir masada yedik. Arkadaşı ile konuşmalarından Ülkü hanımın evli ve bir kızı olduğunu öğrendim. Üç yaşında olduğu anlaşılan kızından, onun tatlı yaramazlıklarından söz ettiler. Bu konuşmalardan öğrendiğim bir başka durum da Ülkü Hanımın beyinin Ankara dışında olduğuydu. Çaylarımız gelince onlara sigara ikram ettim, ikisi de geri çevirmedi. Bir saati aşkın sohbet ettiler. Masada unutulmuş gibiydim. Ama hiç sıkılmadım. Bu arada Ülkü Hanımın çok güzel bir kadın olduğunu, konuşma tarzı ve sıcacık  tavırlarıyla da bu güzelliğini bir kat daha artırdığını fark ettim. Hep gülümseyen, siyah zeytin gibi gözleri vardı. Eşinin ne kadar şanslı olduğunu düşündüm.
İş yerimde iki ayı geride bırakmıştım. İşime ve iş arkadaşım olan ağabeylere ki çoğunluğu İTÜ den mezun Yük. Müh.lerdi. En yaşlıları müdürümüzdü, o da kırk yaşlarında ya vardı ya yoktu. Müdürümle aram, başkalarının kıskanacağı ölçüde iyiydi. İşe hep on buçuk gibi geliyordu. Daha önce Ülkü Hanımın yaptığı sabah kahvesini bana yaptırıyordu. Bu yüzden Ülkü Hanımın alındığını bile hissetmiştim. Haftada bir gün okula, ‘Uygulama’ dersine gitmeme izin vermişti. Bu benim için bulunmaz bir fırsattı. Ülkü hanımla artık birçok şeyi paylaşabiliyordum. Ona sadece ‘Ülkü’ diye hitap etmemi istemişti, artık ben de öyle yapıyordum. O da beni adımla  çağırıyordu. Sık, sık birbirimizin odasına gelip laflıyorduk şundan bundan. Onunla konuşmak, yakınında olmak, her ne olursa olsun bir işine yaramak beni mutlu ediyor, heyecanlandırıyordu. Beraber olduğumuz zamanlar o benim gözlerimin içine bakabiliyor, ben onunkilere bakamıyordum.
Sabahları ikimiz de otobüse Dikimevi durağından biniyorduk. Bir süre sonra durağa elli metre kadar mesafede ve dört yolun kavşağı olan köşedeki ‘Bahar’ Pastanesinde kahvaltı etme bahanesiyle Ülkünün durağa gelişini izlemeye başladım. İlk zamanlar rastlantı sonucu karşılaşmış havası yaratmağa çalıştım. Kısa bir süre sonra erken geldiğinde onun da beni izlediğini ve beklediğini sezinledim. Birlikte kahvaltı teklifimi geri çevirmeyince, her sabah olmasa da haftanın birkaç günü pastanede oturup konuşma heyecanı ve mutluluğunu yaşamaya başladım. Benimle olmaktan hoşlandığını hissediyordum. Ama duyduğu yakınlığın bir arkadaşlık, bir dostluk sınırlarını aşıp aşmadığı konusunda emin olamıyordum. Artık gecelerimin, gündüzlerimin büyük bir bölümünde onu düşünmekten kendimi alamıyordum.
İş yerinde dikkat çekmemek için odasına daha seyrek girip çıkmaya başladım. Ara sıra Ülkü ile yakınlığımızı ima eden takılmalar olmuyor değildi koridorda, yemekhanede. Anlamazlıktan, duymazlıktan geliyordum. Onların yanındayken bahsi geçtiğinde ‘Ülkü hanım’ diye söz ediyordum ondan. İşimi bitirince masamda onun resmini çizmeye çalışıyordum. Resim yeteneğim çok kıt olmasına karşın birkaç denemeden sonra onun gülümseyen bakışlarını resme yansıtabildiğimi fark ettim. Ertesi gün okula gitmiştim. Çekmecelerimi karıştırmış, resmi bulmuş. Okuldan döner dönmez elinde resimle odama geldi. Öyle görünce çok utandım. Ne söyleyeceğimi kestiremedim. “Can sıkıntısından karaladım” filan diye geveledim. Resmi çok beğendiğini, kendisine vermemi istedi. Hayır, olmaz diyecek durumda değildim. “Sen istiyorsan…” diyebildim.
Bir Cuma günü iş çıkışına yakın odama geldi; “İşin yoksa Pazar günü bize gel, birlikte kahvaltı edelim. Annem de, kızım da çok sevinirler.” dedi. O anda belli etmemeye çalıştığım büyük bir sevinçle, bir aksilik olmazsa muhakkak geleceğimi söyledim. Bir aksiliğin olmasına asla izin vermeyeceğimi ona bir söyleyebilsem. Onun iş yerinden ayrılmasından birkaç dakika sonra da ben ayrıldım. Dedikodu olacağı endişesiyle daireye birlikte girip çıkmaktan mümkün olduğunca ikimiz de kaçınıyorduk. Böyle olması onun isteğiydi.
Pazar günü erkenden kalktım. Zaten gece pek uyuduğum da söylenemezdi. Pazarları hiç adetim olmadığı halde tıraş oldum, dişlerimi fırçaladım, en beğendiğim gömleğimi ve pantolonumu giydim, kokular süründüm, dokuza doğru yurttan çıktım. Doğru Dikimevi Çiçekçisi’ne yollandım. Annesinin farklı anlamlar yükleyebileceği endişesiyle ‘Gül’ almak istemedim. Saatin henüz erken olması nedeniyle bir süre oyalandıktan sonra mevsim çiçeklerinden oluşan güzel bir buket yaptırıp tam saat onda Ülkünün kapısını çaldım.
Kapıyı, kızıyla birlikte, içten gülümseyen bakışlarıyla açtı Ülkü. En çok sevdiği çiçekleri nasıl tahmin edebildiğime şaşırdığını söyleyerek demeti elimden aldı, beni içeri buyur etti. Pabuçlarımı çıkardım, ayakkabılıktan ayağıma uygun bir terlik seçerek Ülkünün peşinden salona yürüdüm. Bir gün öncesinden kızı için aldığım, o dönemlerde makbul bir oyuncak ta sayılan, güzelce paket yaptırdığım içindeki küçük bebeği, annesi gibi hep gülümseyen, dünya tatlısı kızına, bir öpücük karşılığında verdim. Ayşegül’le çabucak dost olduk. Kahvaltıdan sonra onu parka götürdüm. Kaydıraktan kaydı, salıncakta sallandı. Çok keyifli bir saati birlikte geçirdik Ayşegül’le.
Ülküyle ilgili birçok şey daha öğrendim o Pazar. Aynı yaşta olduğumuzu, kocasının adını, kendisinden on iki yaş büyük olduğunu, Erzincan’da askerliğini yaptığını, terhisine bir yıldan fazla süre olduğunu, annesinin kısa bir süre sonra, Eskişehir’de yalnız bıraktığı babasının yanına döneceğini, cumartesileri Ayşegül’ü Ayrancı’da oturan kayınvalidesine götürdüğünü filan. Ülkünün bunları bana anlatmış olması, onun yanında çok farklı bir konumum olduğunu hissetmemi sağlamıştı, bundan çok mutlu olmuştum.
Kahvaltı olayından sonra bir süre Ülkü bana, hiç de beklemediğim bir şekilde, mesafeli davranmaya başladı. Benimle konuşurken parıldayan, gülümseyen bakışları sıradanlaştı. Gün boyu odama uğramaz oldu. Öyle yemeğine bana uğramadan çıkıyordu. Bunu neden yaptığına ne bir anlam verebiliyor, ne de sormaya cesaret edebiliyordum. Bu duruma hem çok üzülüyor, hem de çok endişeleniyordum. Bütün gün ve gece ne kusur işlediğimi düşünüyor, bir sonuca ulaşamamanın ağırlığı altında eziliyordum. Bütün bir hafta böyle geçti.
Ertesi haftanın ilk günü işe giderken yanına gitmeye cesaret edemedim. Beni göremeyeceği bir yerden onun otobüse binişini izledim. Bir sonraki otobüsü bekledim. Odama onun kapısının önünden geçilerek giriliyordu. Geçerken, açık duran kapısından başımı uzatıp, çekinerek “Günaydın” dedim. Kafasını bile çevirmeden, belli belirsiz “Günaydın” dedi. Aynı sorunun devam etmekte olduğunu düşünerek içimin acıdığını duyumsadım. Ne olmuştu da birden bu kadar değişmişti bir türlü anlayamıyordum. Ne yapacağım, nasıl davranacağım konusunda pusulayı tümden kaybetmiştim. Bir sürü karanlık düşüncelerle odamı bir aşağı, bir yukarı arşınlarken Ülkü içeri girdi. Kapıyı kapattı, doğru üzerime geldi, iki elini iki yakama kilitledi, ateş saçan bakışlarını gözlerime dikti, var gücüyle sarsarak, “Evlenirsen seni öldürürüm. Bilmiş ol.” dedi. Beni sertçe geriye iterek çıkıp gitti. Elim, ayağım püskül gibi döküldü. Dizlerimin bağı çözüldü. Ağzımı bile açamadan, olduğum yerde sandalyenin üstüne yığılıp kaldım.
Bu olaydan sonra Ülkü yine bir hafta önce olduğu gibi kabuğuna çekildi. Bense ateşlerde kavruluyorum. Yere, göğe sığamıyorum. “Neden bunu söyledi? Kocasından ayrılıp benimle evlenmek istiyor olabilir mi?  Bunca zaman bana kocasından söz etmemiş olması onu sevmediği anlamına mı geliyor acaba? Tam da yeri gelmişken neden ona ‘Seni seviyorum’ diyemedim? Ülkü beni seviyo. Başka ne anlama gelebilir ki bana söylediği? Ben de onu seviyorum. Hem de deli gibi. Ama o bunu bilmiyo. Bunu ona söylemedim, söyleyemiyorum.”
Bu sırrımı bir tek yurttaki oda arkadaşım Turanla paylaşıyordum. Onun, yurdun karşısındaki apartmanda oturan evli bir bayanla ilişkisi vardı. Kocası erkenden işe gittiğinden, İstediği ve uygun olan zamanlarda Turanı evine çağırabiliyordu. Yani arkadaşım bu konularda oldukça deneyimliydi. Bu yüzden bana sık, sık öğütler veriyor, bildiği etkili yol ve yöntemlerle beni yüreklendirmeye çalışıyordu. Bir keresinde beni cesaretlendireceğini düşünerek olmalı; “Ulan oğlum, sen manyak mısın? Kadın daha ne desin ki sana. Gel de bu gece birlikte yatalım mı desin?” diye azarladı.
Tanışmamızdan bu yana üç aydan fazla zaman geçmişti. Son zamanlarda, hemen her sabah “Bu gün Ülküye muhakkak duygularımı açacağım. Kocasından boşanmasını, ailemin karşı çıkacağının kesin olduğunu adım gibi bilsem de, onunla evlenmek istediğimi, onu çok mutlu edeceğimi söyleyeceğim.” Diye kararlı bir biçimde yurttan çıkıyordum. Ama onunla karşılaşınca ona sevgimden, aşkımdan, ilerisi içinki düşüncelerimden, hep onunla dolu, onunla süslü hayallerimden asla söz edemiyordum. Bu son zamanlardaki mesafeli davranışları, bunları ona söyleyebilmem konusunda daha da sıkıntılara sokuyordu beni. “Ya hayır derse, ya davranışlarını yanlış anladığımı söylerse? Umutlarım tümden biter o zaman. Buna katlanabilir miyim Tanrım.”
Artık sabahları da durakta buluşmaya cesaret edemez olmuştum. Soğuk davranabileceği endişesi yüreğimi buruyordu. Çoğu zaman ondan önce daireye varıyor, balkona oturup TED’kolejinin arkasındaki caddeden onun gelişini izliyordum. Kendine güvenli yürüyüşüyle muhteşem görünürdü. Bizim kata geldiğinde mutlaka beni görebileceği bir konum ayarlıyordum. “Günaydın.” Deyişindeki ses tonu bile o gün benimle sergileyeceği yakınlığı belli ediyordu. Bir gün yakınlığı umutlarımı, cesaretimi artırıyorsa, üç gün moralim bozuk geçiyordu. Moralsiz olduğum böyle zamanları müdür beye (ki be onu Kadri Abi diye ünlüyordum) hissettirmemek için ne kadar çaba harcasam da, o bunu fark ediyordu. İki kez beni “Moralini bozuk görüyorum. Hadi bi okuluna git ne olup bittiğine bak. Sana bu gün izin veriyorum.” Diyerek fakülteme göndermişti.
İşe başlayalı altı ayı geride bırakmıştım. Nisan ayının tüm insanların kanını kaynattığı, Ankara baharının en güzel, coşku dolu günlerinde bile bu coşkuyu istediğim gibi yaşayamıyordum.   Ülkü ile ilişkim iki geri bir ileri devam ediyordu. Bir ateşin üstünde yürüyor gibiydim. Ne yaparsam yapayım bu ateşi söndüremiyordum. Olup bitenleri Turana anlatmaktan da vazgeçtim. Çünkü beni dünyanın gelmiş geçmiş en büyük aptalı olarak niteliyordu. Ona hak vermiyor değildim ama aklımdan geçirdiğim, gece, gündüz kurduğum hayallerin hiç biri gerçekleşmiyordu. “Tanrım, daha ne kadar sürecek bu işkence?” diye kendimi hırpalayıp duruyordum.
Turanın önerisiyle ikimiz yurttan ayrılıp, bir ev kiralayarak oraya taşınmağa karar verdik. Turan görüştüğü kadınla birlikte olmak için problem yaşamağa başlamıştı. Ben de Ülkü ile birlikte olma hayalleri kuruyor, rahat buluşabilmemiz için bunu gerekli görüyordum. Birkaç gün içinde TED’in bir arka sokağında, giriş katında bir daire tuttuk. İkimizde, bir öğrenci için oldukça iyi sayılacak maaş alıyorduk. Gereksinim duyabileceğimiz eşyaları aldık, evimizi güzelce dayayıp döşedik.
Bir sabah Ülkü odama geldi, evimi görmek istediğini söyledi. Adresi aldı, sonra, zaten yeri çok kolay olan apartmanı nasıl bulabileceğini onun arzusu üzerine tarif ettim. Cumartesi günü öyleden sonra geleceğini söyleyerek çıkıp gitti. Kafam yine allak, bullak olmuştu. Benim bekar evine neden gelmek istiyordu? Bu beni istediği anlamına mı geliyordu? Beni sevip sevmediğinden neden emin olamıyordum? Yoksa ben çok pısırık, korkak biri miydim? Ülkü daha ne kadar yakınlaşabilir, ne kadar ileri gidebilirdi ki? Bu işkence daha ne kadar sürecekti? Bu konuda Turan’ın beni aşağılamaları hiç haksız değildi. Bu ve buna benzer düşünceler beynimde ve kalbimde kopan fırtınaları bir kere daha yaşamama neden oldu.
Cumartesiyi sabırsızlıkla beklediğim haftanın Perşembe günü evden erken çıkıp büroya gelmiştim. Ofisimin aksi yönündeki, henüz boş olan odalardan birine geçip açık pencereden dışarıyı izliyordum.  Elli, atmış metre kadar ilerimizde, caddenin karşı tarafında özel bir kız yurdu vardı. İkinci katın balkonunda bizden tarafa bakan iki kıza laf olsun kabilinden “günaydın” anlamında el salladım. Hemen karşılık verdiler. İşaretleşmeye başladık. Kah işaretle, kah havaya, cama yazarak buluşma arzumuzu karşılıklı anlatmaya çalışıyorduk ki Ülkünün arkamda bizi izlediğini fark ettim. Hırsla camı kapattı, jaluzi perdeyi indirdi, hiç bir şey söylemeden hışımla çıkıp gitti. Ben yine mosmor, bir sandalyeye güçlükle oturabildim.  Odanın sahibi Faruk abinin “Günaydın İsmail. Hayırdır sabah, sabah benden bir isteyin mi var?” sözleriyle kendime geldim. “Günaydın abi.” deyip bir şey söylemeden odama geçtim.
Cumartesi günü kahvaltıdan sonra Turan’ı evden kovalayıp Ülküyü beklemeğe başladım.  Heyecan, endişe ve umut dolu bekleyişim akşam saatlerine kadar sürdü. Artık gelmeyeceğini anlamıştım. Bütün hayallerim suya düştü. Gelmeyişinin nedenleri arasında en mantıklı olanının, bir gün önceki yurtlu kızlar olduğuna hükmettim. Olayın böyle olmasının baş sorumlusu yine bendim. Akşamüzeri Turan geldi. Merakla beklediği sorularının yanıtı uydurduğum yalandı. Ülkünün geldiğini, birlikte çay, sigara içtiğimizi, sonra da gittiğini söyledim. Turan inanmadı, ama fazla da üstelemedi.
Ertesi hafta Ülkünün tavırları bir gün iyi, iki gün mesafeli olarak sürdü. Cumartesi günü Turanla evde genel bir temizlik yapmaya kalkışmıştık. Tam da işleri bitirip ortalığa çeki düzen veriyorduk ki kapı çalındı. Kapıyı açtım. Karşımda dünya güzeli, harikulade bir kadın gülümseyen zeytin gözlerle bana bakıyordu. Gelmesinden tümden umudumu kesmiş olduğum, sevdiğim kadın karşımdaydı. Bir kere daha şaşkınlıktan elim ayağıma dolaşmış durumda donup kaldım. “Her halde beni içeriye buyur etmeyeceksin, kendim gireyim bari.” diyerek içeri daldı. Turanla daha önce tanıştırmıştım. Arkadaşım saygılı bir biçimde “Hoş geldiniz,  evimize şeref verdiniz Ülkü hanım. Buyurun şöyle oturun.” diye yer gösterdi. Ben ancak toparlanıp “Hoş geldin.” diyebildim. Ülkü yerine oturdu, elindeki paketi bana uzatarak,” çayla birlikte yeriz diye aldım. Eviniz hayırlı olsun, güle, güle oturun.” dedi. Evi bir arkadaşımla birlikte tuttuğumu söylememiştim ona. Turanın da evde olmasından sanki biraz tedirgin olduğunu hissettim. Bunu Turanda hissetmiş olmalı ki bir arkadaşıyla buluşacağını söyleyerek özür dileyip bizi baş başa bıraktı.
Bir süre şundan, bundan konuştuktan sonra “Ben çay içmek istiyorum, mutfağı göster bana. Çay suyunu koyduktan sonra da evi gezdir. Arkadaşınla tuttuğunu bilmiyordum. Gelişimi farklı yorumlamaz umarım.” Birlikte çayı demledik, mutfaktan çıkıp odaları dolaştık. Benim odamı beğendiğini söyledi. Zaten ev iki oda, bir salondan ibaretti. İş yerine de, Kızılay’a da yakın olmasının ne kadar güzel olduğundan söz etti. Ben hep onu ne çok sevdiğimi nasıl söyleyeceğimi kuruyor, yapamadıkça da içimde fırtınalar esiyordu. Sonunda, kendi evimde ona ilanı aşk etmenin uygun olmayacağı, bunun bir fırsatçılık olacağı düşüncesi beynime adeta çöreklendi. Sonradan, davetkar olduğunu düşündüğüm, bakışlarına, tavırlarına karşılık veremedim. Getirdiği pasta ile çaylarımızı içtik, mutfakta bardaklarla birlikte birkaç bulaşığı da yıkadı. Bir süre daha oturduktan sonra ,”Fırsat bulursam yine gelirim.” diyerek çıkıp gitti. İki saati aşkın birlikteliğimizin sonunda bende kalan büyük bir hüsrandı.            
Turan eve döndüğünde ortalık kararmağa başlamıştı. Büyük bir merak ve heyecanla neler olduğunu sordu. Hiçbir şey olmadığını söylediğimde bana inanmadı. Bunun doğru olduğunu öğrenince yüzüme tükürüp tepinmeye başladı. “Sen nasıl bir erkeksin? Bu fırsat kaçırılır mı? O kadın hala nasıl olup ta seninle bu gadar ilgileniyo anlıyamıyom. Oğlum sen yoksa yumuşak filan mısın?” Daha bir sürü hakaretler dinledim. Bir yandan davranışımın doğru olduğunu, bir yandan da Turanın söylediklerini çoktan hak ettiğimi düşünüyordum.
Ülkü’nün haftanın ilk gününden başlayan mesafeli davranışları ona yakınlaşma arzumu frenliyordu. İkinci gün sabah, Kadri beyin henüz gelmemiş olduğu saatlerde, odama geldi. “Sana çok önemli bi şey söylemek istiyorum. Bunu nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum ama söylemeliyim.  Bir uçuruma yuvarlanmama engel oldun. Bunu neden yaptın, nasıl yaptın bilmiyorum. Şu an artık bilmek de istemiyorum. Sana minnet borcum var. Biraz farklı davransaydın evliliğimi bitirip yuvamı dağıtmam işten bile değildi. Nasıl büyük bir yanlışın içinde olduğumu senin evden ayrıldıktan sonra fark ettim. Yaşadığım sürece dostun olarak kalmak istiyorum. Artık sen benim kardeşim ve en iyi dostumsun. N’olur bunu kabul et.”
Sonunda korktuğum başıma gelmişti. Ülkünün bana bakarken o gülümseyen güzel gözlerindeki parıltı farklı bir anlama bürünmüştü. Benimle konuşurken ki heyecanından eser yoktu.  Bütün hayallerim, umutlarım yerle bir olmuştu. Her şey bir anda yok olup gitmişti. Ne diyebilirdim ki.  

                                                          

                                                                      

7