13 Ağustos 2015 Perşembe

AŞKIN KANUNU

AŞKIN KANUNU


Aşka karşı durulmaz
O bir alev topudur
Kalplerde uzun kalmaz
Yakar geçer, kavurur


Asla bakmaz yaşına
Takar seni peşine
Taşlar yağsa başına
Dersin, “Yaz yağmurudur.”


Geçmez günler, haftalar
Seni çöllere sallar
Kaçar, gider uykular
Geceler kabus olur



Sevda düşerse başa
Baharın döner kışa
Sığınırsın ateşe
Aşkın kanunu budur

TEZKERE BEKLERKEN


   Tuzla yedek subay okulunda geçen altı aylık dönemin sonunda çektiğim kura sonucu Sivas Er Eğitim Tugayına Astm olarak 5. Grup Komutan Yardımcılığına atandım. O dönem, en çoğu Tuzla Piyade Okulundan olmak üzere değişik Yd.Sb. Okullarından Sivas kurası çekip gelenlerin sayısı yirmi'nin üzerindeydi. İlk gün ordu evinde kaldık. İkinci gün bizden önceki dönemlerde gelmiş olan Yd. Sb. Arkadaşlarımızın yardımıyla Tuzladan birlikte geldiğim iki arkadaşımla bir otelde oda kiraladık. Mart ayı sonları olmasına karşın havalar oldukça soğuktu. Otelimiz Sivas’ın kaloriferli tek oteliydi sanırım. Birliklere ve biz subay, as subaylara kışlık kıyafetler henüz dağıtılmadığından Temel tepe denen eğitim alanında, ilk birkaç gün, bir hayli üşüdüğümü anımsıyorum. 
  İkinci haftanın sonunda Bağlı olduğumuz 58. Tümenin komutanı Tüm General Behçet Özdemir paşa Sivas’a o dönem gelen Yd. Subayların şerefine Ordu Evi’nde bir parti hazırlanması emri vermiş. Cumartesi gecesi yapılacak olan bu partiye bütün as teğmenler mazeretsiz katılacaklar.  Ayrıca özel yeteneği olanlar sahnede kendini tanıtıp marifetlerini paşaya ve davetlilere sunacaklar. Emrin içeriği böyleydi. 
  Cumartesi akşamı, üniversite yıllarında çalmağa başladığım kemanımı da alarak, zaten otelime yakın olan Ordu Evi’ne damladım. Bizim gurubun içinde güzel piyano çalan bir arkadaş daha vardı; Ruben Çikvasvili. Tümen komutanımız kısa bir “Hoş Geldiniz.” Konuşması yaptı. Arkasından Ruben piyanonun başına geçip programına başladı. Çaldığı dans müziği eşliğinde subaylar eşleriyle, bayan arkadaşlarıyla bol, bol dans ettiler. Gecenin ilerleyen saatlerinde ben sahneye çağırıldım. Önce hazırladığım günün gözde şarkılarından birkaç şarkı çalıp okudum. Sonra arkası bir türlü gelmeyen istekler başladı. İki saate yakın sahnede alıkoydular. Ancak sahneden indiğimde eğlence sona erdi. Ordu Evinden ayrılmak üzereyken bir haber geldi. Tümen komutanı beni özel odasında bekliyormuş. Elimde kemanımla koridorları geçip komutanın özel mekânını buldum. Burası bir bar gibi düzenlenmiş, loş ışıkların yarı aydınlığında, bir tarafta yüksek döner sandalyelerin, diğer yanda rahat maroken koltukların bulunduğu bir mekândı. Paşa bu koltuklardan birinde, sivil giysilerle oturuyordu. Diğer koltuklarda birkaç üst rütbeli komutan ve eşleri olduğunu düşündüğüm üç bayan, bir de Ruben vardı. Barda da iki görevli asker paşadan gelecek bir emir için gözlerini dört açmış duruyorlardı.  Bir asker selamı çakıp, “Emrinizdeyim komutanım .” dedim.  “Gece başkaları için bitti ama bizimki yeni başlıyor. Sabaha kadar içip eğleneceğiz. Otur şöyle yanıma. ” dedi. Bar görevlisine, “Asteğmene viski getir.”  Ben içki içemiyordum ama içiyormuş gibi sesimi çıkarmadım.  Sabahın ilk ışıklarına kadar kâh banttan, kâh canlı olarak şarkılar söylendi, dans edilip eğlenildi. Komutanın emriyle eğlence sona erdi.  Dağılmadan önce Paşa Ruben’le bana dönerek “Size haber saldığımda işinizi, gücünüzü bırakıp bana geleceksiniz, anlaşıldı mı çocuklar?” diye tembihte bulundu.
  O günden sonra Ordu Evindeki hafta sonu eğlencelerinin vazgeçilmez solisti olmuştum. Bir ay kadar sonra bir gün Paşamızın beni istediği haberini aldım. Eğitim kıyafetimi değiştirip Ordu Evine yollandım. Komutanın odasına girdiğimde Tugay Komutanı tuğ general ve iki albay vardı komutanın yanında. Beni görünce “Hoş geldin asteğmen. Şimdi beni dinle; Yarın tümene bağlı birlikleri teftişe çıkacağım. Bu teftişte Tokat ve Amasya var. Sende benimle geliyorsun. Kemanını almayı unutma. En az bir hafta oralardayız. Hazırlığını ona göre yap. Öğrendiğime göre otelde kalıyormuşsun. Sabah sekizde bir cip gelip seni alacak. Haydi, git şimdi hazırlan.” Oldukça heyecanlanmıştım. “Emredersini Komutanım.” Bir topuk selamı çakıp çıktım.
  Bana verilen cipte sürücü er ve ben vardım. Çanakkaleli olduğunu öğrendiğim erle sohbet ederek ve Paşanın ardındaki üçüncü araç olarak Tokat’a vardık. Ordu evine indiğimizde komutanı bir gurup üst düzey subay ve eşleri karşıladı. Hoş, beşten sonra komutanım albay rütbeli bir subaya beni tanıtarak; “Asteğmeni rahat ettirin.” dedi. Bir yüzbaşı önüme düşüp beni ordu evinin en güzel manzaralı bir odasına kadar götürdü ve bir isteğim olduğunda gösterdiği zile basmamın yeterli olacağını söyleyip ayrıldı.
  Komutanımız mesai dışında içip eğlenmeyi seven biriydi. Tokat’a perşembe günü varmıştık. Bana bu şehirde istediğim gibi gezip tozabileceğim söylendi. İstersem, şehri gezdirmeğe yanıma bir er de verebileceklerini bildirdi yüzbaşı. Ben istemediğimi söyledim. İki gün boyunca, zaten küçük bir kent olan, Tokat’ın gezip görmediğim yeri kalmadı.
  Cumartesi akşamı Tokat Ordu Evinde Paşanın şerefine balo düzenlenmişti. Ben yine bir saate yakın bir program yaptım. İzleyicilerden aldığım alkışlar ve arkasından gelen ardı arkası kesilmeyen istekler bana inanılmaz bir haz veriyor, sahnede coştukça coşuyordum. Albayı, yarbayı bütün subaylar bana güler yüzle yaklaşıyor, iltifatlar ediyorlardı. Programım sonrası gözüme kestirdiğim güzel bir kızla bol, bol dans ettim.
  Tokattan sonra Salı günü Amasya’ya geçtik. Orada da Çarşamba günü balo verdiler. Paşanın uyarısı ile yine el üstünde tutuldum. Balo akşamı yine yaptığım programın çok beğenildiğini alkışlarla iki kez sahneye yeniden çağırılışımdan ve gelen istek şarkılarından anlamıştım.  Kendimi ünlü bir ses ve saz sanatçısı gibi hissediyordum. Bana göre dünyanın en güzel mesleği bu olmalı. Hem insanları eğlendirip mutlu ediyorsun, hem de çok mutlu oluyorsun. Çok paralı bir meslek olması da cabası.
 Hafta sonu Sivas’a döndük. Pazartesi birliğime gittiğimde mesai başlar başlamaz tabur komutanımızın beni istediğini haber verdiler. Hemen odasına koştum. Yanında bizim 5. gurup komutanı Ergin üst teğmenin de bulunduğu bin başı bana bir hışımla demediğini bırakmadı. Neden haber bile vermeden çekip gitmişim? Kendisi orada korkuluk muymuş? Askerliği oyun mu sanıyor muşum? vb. Dilimin döndüğü kadar olanı biteni anlatsam da sinirleri yatışmadı. Beni “Yıkıl karşımdan. Gözüm görmesin seni.” diyerek kovdu. Daha sonra komutanın yaveri olayı binbaşıya anlatmış sözde.  Beni tekrar çağırıp bir daha böyle bir durum olursa mutlaka önce kendisine durumu bildirerek izin almam gerektiğini, aksi halde başımın belaya gireceğini söyledi.
  O günden sonra benim gece nöbetlerim iki kat arttı. Zahmetli ve sıkıntılı işler hep bana verilmeğe başladı. Önemli biri olduğumu, askerliğimin son derece eğlenceli ve zevkli geçeceğini hayal ederken bu sıkıntılı durumlar moralimi hayli bozdu. Önümdeki hafta sonlarının hayali ve keyfi ile sırtıma dağları yükleseler altından kalkarım gibi geliyordu bana. Bu yüzden fazla gece nöbetlerinden, her zaman şehirden den en az 5 derece daha soğuk olan Temel Tepedeki acemi eğitiminin bütün gün üstüme yıkılmasından, atış eğitimlerinin tek sorumlusu olmaktan uzun süre yakınmadım. En geç iki ayda bir Paşa haber salıyor, denetim amaçlı gezilerinde yanında olmamı istiyordu. Böyle gezilerin sonunda bana yapılan haksızlıkların dozu daha da artıyordu. Zaman, zaman olmadık yerde ve zamanda aşağılandığımı hissediyordum. Bu haksızlıklardan, hukuksuzluklardan generale söz etmeyi askerliğe de, erkekliğe de sığdıramıyordum.
  Bir Salı günü alay komutanımızın beni istediği haberi verildi. Kurmay albay olan bu komutan Generalle birlikte bütün denetleme gezilerine katılıyordu. Bu nedenle beni iyi tanıyordu. Makamına çıktığımda, iki gün sonra ordu evinde yapılacak kızının nişan töreninde çalıp, söylememi istiyordu. “Bundan, büyük mutluluk ve onur duyarım komutanım.” dedim.  Sonraki konuşmalarımızda kışlada hayatımın nasıl geçtiğini, bir sıkıntımın olup olmadığını sordu. Ben de olup bitenlerden bir kısmını anlattım kendisine.
 On gün kadar sonra Tabur komutanı da, gurup komutanı da değişti. Yeni atanan binbaşı ve üsteğmenin beni ezmek gibi bir düşünce ve niyetlerinin olmadığı birkaç gün içinde belli oldu. Tam tamına 8 ay daha krallar gibi sürdü askerlik yaşamım. Bu arada Gazi eğitimin beden eğitimi bölümünde okuyan Sivas’ın yerlisi bir kız arkadaşım da oldu. Sivas’ta olduğu zamanlar hafta sonları onu ordu evine çağırıyordum. Ruben’in de içinde yer aldığı ordu evi orkestrasının çaldığı müziğin eşliğinde bol, bol dans ediyorduk. Askerliğimin böyle olağanüstü güzel geçebileceğini hiç düşünmemiştim. Burada her şeye sahiptim. Tezkere bırakarak orduda kalmayı bile sıkça aklımdan geçirir olmuştum.
Yaz ortalarıydı sanırım. Bir sabah servis otobüsünde Tümen Komutanımızın çok yakında Sivas’tan gideceği haberi duyuruldu. Söylendiğine göre Komutan korgeneralliğe yükseltilerek, Adana’da yeni kurulan bir kolordunun komutanlığına atanmıştı. Bu haberi veren İkinci Grup Komutanı Reşat Üsteğmendi. Babası, Genel Kurmay Başkanlığında görevli, bir generaldi. Bu yüzden haberin bir balon olma olasılığı sıfırdı. Sivas’a gelişimizin altıncı ayında Teğmenliğe yükselmiştik. Bir yıl sürecek olan teğmenliğimizin sonunda iki yıllık zorunlu askerlik hizmeti sona erecekti. Bu arada on gün kadar önce, Reşat üsteğmenin Tugay içinde bir başka göreve atanması sonucu, 2. Grup Komutan vekilliğine atanmıştım. Tümen Komutanımızın ayrılmasına çok üzülsem de görevimi eksiksiz yapma kararlılığı ile fazla bir endişe duymayacaktım.  Toru topu dört ayım kalmıştı terhise.
Reşat üsteğmenden Grubu devralırken, bir devir teslimde olması gereken resmi tutanakların hiç birini yapmadık. Onun boşalttığı Grup Komutanlığı odasına geçip oturdum. Zaten istesem de bir resmi devir teslim olanaksızdı. Çünkü Üsteğmeni bir daha terhisime kadar göremedim. Grubun Kayılarında yüzlerce kalem mal görünüyordu. Tabanca, tüfek, mermi, roketatar, çeşitli askeri araçlar, yatakhane, yemekhane malzemesi vb. şey vardı. Bunların bir tekini bile görüp teslim almamıştım. Bu arada başka görevlere atanmış olan eski tabur komutanı ve 4. Grup komutanı yeniden eski görevlerine döndüler.
Benim için, öncekinden daha beter, katlanılması çok zor bir yaşam yeniden başladı. Artık Ordu Evindeki cumartesi eğlenceleri ben olmadan yaşanıyordu. Çünkü her cumartesi akşam altıdan sabah altıya kışlada nöbetçiydim. Arkadaşlara haftada bir gelen nöbet sırası benim için haftada dört gün olmuştu. Taburdaki ‘Grup’lar -Bölük- karşıtıydı. Acemi erlerin dört aylık temel eğitimini yaptırıyorduk. Tabur komutanı her sabah arazide Grupların eğitimini denetliyordu. Diğer Grup Komutanları çoğu kez eğitimi As Subaylara bırakıyor, kendileri Grubun yanına bile uğramıyorlardı. Başka bir işim nedeniyle iki kez araziye çıkamadım oldu. Karşılığında o haftaki nöbetlerim yedi güne çıkarıldı. Eğitimden dönünce yorgun argın, er öğretmen sınıflarından bir sınıfın dört saatlik dersi bana yüklendi. Hâlbuki derse giren subayların tek görevi bu dört saatlik dersten ibaretti. Bir sorun çıkmaması için var gücümle bana verilen her görevi en iyi şekilde yapmağa çalışıyordum. Ne yaparlarsa yapsınlar, terhisime kadar dayanmağa karar verdim.
Askerliğimin bitmesine üç hafta kala komutanı olduğum 2. Gruba 5. Grubun komutanı, benim de eski komutanım olan üsteğmen atandı. Bir hafta içinde Grubun Devir-Teslimini halledip, kullanmadığım 15 günlük son iznimi alarak askerliğe veda edeceğim. İyi, kötü, acı ve tatlı anılarla dolu 24 aylık serüven bir hafta sonra sona erecek.
Pazartesi sabahı 2. Grubun deposunu açtırıp sayım ve devir için üsteğmeni beklemeğe başladım. İki saat kadar sonra gelip, deponun ortasına koydurttuğum masanın yanında ki sandalyeye kuruldu. Depo çavuşu ve iki erin yardımıyla sayıma başladık. Çavuş ve erlerin ellerindeki listeden bakıp getirdiği her malzemeyi evire çevire inceliyordu üsteğmen. Beğenmediği malzemeyi ayırıyor, “Bunu teslim almıyorum, yenisi gelecek.”  Deyip ayırıyordu. Örneğin b,r mataranın ağzının yamulmuş olması, bir sırt çantasının bir yanının sökük olması, bir kürek ya da kazmanın sapının kırık olması, bir tüfeğin kabzasının çatlamış olması, onları teslim almaması için yeterli bir neden di. O günkü sayım ve teslim sonucu en az elli kalem malzeme üzerimde kaldı. Ona göre bunları tugay komutanlığına, her birisi için ayrı tutanak tutarak, götürmem ve ana depo komutanlığına yine bir protokol ile teslim etmem gerekiyordu. Onlar gerekli incelemeleri yaptıktan sonra varsa yenilerini verecekler, kullanılamaz olanları kayıtlardan düşecekler, ana depoda bulunmayanlar için de Genel Kurmaya yazı yazacaklar. Ancak bu eksikler tamamlandıktan sonra bu malzeme zimmetimden silinecek. Yani bir bakıma ölme eşeğim ölme…
Sonraki günlerdeki sayımlarda daha ilginç ve beni çok bunaltan, endişelendiren durumlarla karşılaştım. Üsteğmen beni bir sabır sınavına çekiyordu sanki. Zaman, zaman isyan etmenin eşiğine geldim. Askerlik gereği bir üst rütbeye göstermem gereken saygımı yitirmemeğe çok çabaladım.  Ben Grubu devralırken hiçbir şeyi saymamış, depoda var mı, yok mu bakmamıştım. Listede Bir adet Askeri Kamyon (Reo), bir adet Ambulans, iki adet Cip yazılıydı. Orada bulunduğum süre içinde bunların hiç birisini görmemiştim. Üsteğmen benden bunları da istiyordu. İki sandık talim mermisi, kırığı, bozuğu da ortalarda olmayan on adet kadar tüfek, roket atar gibi hiç bulunamayan malzemeleri saymıyorum.  On beş günlük son iznimi kullanma fırsatımın kalmadığını düşünüyordum. Üsteğmenin ifadesine göre; ordu malını çalmaktan aylarca, yıllarca hapse konulmak ta vardı işin sonunda. “Bu olabilir mi? Böyle bir şey olursa ben ne ederim?” Birkaç gece gözüme uyku girmedi. Sonunda aklıma Grubu devraldığım Reşat üsteğmene başvurmak geldi.
Üsteğmen, Sivas’ın Kabak Yazı denilen mevkiindeki bir başka taburda görev yapıyordu. Asker selamı verip hazırol’da kaldım. O bildik kalender, kendine güvenen tavrıyla, gülümseyerek karşıladı beni. “Askerliği bitirdin demek. Gidiyorsun artık, ne mutlu sana. Vedalaşmadan gitmemiş olman beni mutlu etti.” Diyerek elimi sıkıp yer gösterdi, emir erine seslenip iki çay söyledi. Vakit kaybetmeden konuya girdim. “Biliyorsunuz komutanım, Grubu sizden devir alırken listelere bile bakmadım.” Diye başlayıp olan biten her şeyi bir, bir anlattım ve yardımını istedim. Oldukça inandırıcı, ciddi bir tavırla: “Başına gelenlerden haberim var. Benim sana bir yardımım dokunacağını sanmıyorum. Bu durumda askerliğin bile yanar. Ama bu olaydan esaslı bir ders almış olacaksın. Bu da az şey değil. Babanın oğlu da olsa güven üzerine iş kurma. İşini sağlam yap. Ben senin neyin oluyorum da hiç bir şeyi saymadan kos koca birliğin her şeyini teslim alıyorsun a avanak teğmen, söyler misin?”
Duyduklarım karşısında mosmor olduğumu hissettim. Kanım damarlarımda dondu adeta. Başım döndü, gözlerim karardı. Ne söyleyeceğimi bilemedim. Üsteğmen durumumu fark etmiş olmalı ki bir kahkaha patlattı. “İlahi teğmen, seni bu kadar korkutacağımı hiç düşünmemiştim. Bayağı ödlekmişsin be oğlum. Korkma, şaka’ydı söylediklerim.”
 Bu açıklamaya rağmen bir süre kendime gelemedim. Kalbim sağlam olmasa kesin bir kriz geçirir, belki de bu dünyadan göçerdim. “Böyle şaka olmaz olsun.” diye geçirdim içimden.
“Bak şimdi: git bana bir şişe viski getir, gerisine karışma. O üsteğmen ne istiyorsa, nasıl istiyorsa öyle yapsın. Ben hepsini hallederim. Sen korkma, işine bak.” dedi. Ben bir kere daha şaşkındım. Bu sorun gerçekten bu kadar kolay çözülebilecek miydi? Teşekkür ettim, selam verip ayrıldım.
Devir teslim işi Perşembe akşamı bitti. Tutanaklar itirazsız imzalandı. Reşat Üsteğmenin sözüne güvenilir biri olduğunu az çok biliyordum ama bu kadar etkili olacağını düşünmemiştim. Viski borcumu ödesem de minnet borcumu hiçbir şekilde ödeyemezdim. Yarın, Pazartesinden başlamak üzere 15 günlük iznimi alarak askerliğe veda edecektim. O an yer yüzünde benden mutlu kimse yoktu her halde.
Cuma günü sabah arkadaşlar görevleri başına gitmeden yerlerinde ziyaret ederek birer, birer  vedalaştım. Grup komutanlığı odasına gelip kişisel eşyalarımı topladım. Çay söyledim kendime, bir de sigara yakarak son defa kurulduğum koltukta değişik hayallere dalıp gitmişim.  
Kapının bilmem kaçıncı tıklanması ile hayal dünyamdan sıyrıldım. İçeri giren Grubun posta onbaşısıydı. Selam çaktıktan sonra elindeki sarı zarfı bana uzatarak; “ Bu yazı size gönderilmiş komutanım.” dedi. Zarfı sevinçle aldım. “Peki, teşekkür ederim. Çıkabilirsin.” Deyip zarfı heyecanla açmağa davrandım. Nihayet izin belgem ve tezkere yazım gelmişti. Önce Yozgat'a babamlara uğrayacak, birkaç gün kaldıktan sonra Ankara’ya geçecektim. Ankara otobüslerinde yer bulmak sorun olmuyordu nasılsa. Zarfın içinden çıkardığım dörde katlanmış kâğıdı açtım. Kâğıtta aynen şöyle deniliyordu:
 Sayın pyd. Teğmen İsmail İlhan, 2. Grup Komutan V.  Temel tepe , Sivas                                    
Disiplinsiz davranışlarınız ve üstlerinize karşı göstermiş olduğunuz itaatsizlikler nedeniyle     Askeri Disiplin yönetmeliğinin …  maddesi uyarınca 15 (on beş) gün kışlanızda hücre hapsiyle cezalandırılmış bulunuyorsunuz. Kararın titizlikle yerine getirilmesi gereği ilgili mercilere iletilmiştir. Bilgileri. –
Tugay Komutanı Tuğ General  E.K.
İmza                                                                  

7 Ağustos 2015 Cuma

ANALİZ 2

27 Mayıs 1960 ihtilalinde Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik bölümü 1. Sınıf öğrencisiydim. İhtilalin coşkusuyla sınavlarımız hayli kolay ve sınav görevlilerinin belli ölçüde toleransı ile oldukça kolay geçti. İkinci dönem, o günün hükumetine karşı üniversite gençliğinin mücadelesi içinde olduğumdan pek çok öğrenci gibi sınavlara pek de hazırlıklı girmemiştim. Birinci sınıfın en önemli dersi olan Genel Matematik dersinin sınavını Kimya bölümündeki arkadaşlarımın yardımları ile geçtim. Böylece o hengâmede alttan takıntı bırakmadan ikinci sınıf öğrencisi olmuştum. En büyük sorunum babamın bana gönderebildiği parayla üniversite eğitimimi nasıl sürdürebileceğimdi. En ucuz bir yurtta kalıyor, öyleleri yemeğimi, ihtiyaçlı öğrencilere, az da olsa, sağlanan yardımla fakültede yiyor, akşamları ise ya kendim bir şeyler hazırlıyor, ya da yurdun yakınındaki ucuz bir lokantada bir tabak kuru, ıspanak veya bir kâse çorba ile geçiştiriyordum. Yol ve kitap, defter parsını da çıkınca bana ayda bir de olsa sinemaya gidecek para kalmıyordu. Kesinlikle ya bir burs, ya da part time bir iş bulmam kaçınılmazdı.
İkinci senenin başında bir sınavın sonucu olarak, parası oldukça iyi bir işe girmeyi başardım. Dikimevinde yeni yapılan Site Talebe Yurdu’ na taşındım. Önceki kaldığım yurda göre burası çok güzel ve konforluydu. İş yerimde kısa sürede müdürümün gözüne girerek okulda haftada iki gün, ikişer saat yapılan uygulama dersine gidebilme iznini elde ettim. Diğer derslerdeki yoklama sorununu arkadaşlar bir şekilde çözümlüyorlardı. Benim sınıfımdan, aynı yurtta, aynı koridorda kalan can bir arkadaşım vardı; Kemal. Okulda o gün önemli bir konu işlenmişse bana haber verirdi. Yemekten sonra notlarımızla birlikte çalışma salonuna geçerdik; Bol bol çay ve sigara eşliğinde o günkü konuyu bana öğretmeğe çalışırdı. Ben de onu bazı akşamları sinemaya ya da yemeğe götürerek altta kalmamağa çalışıyordum.
İkinci senenin de sonu gelmiş, final sınavları başlamıştı. Girdiğim iki sınavım iyi gitti. Moralim oldukça yükselmiş, çalışarak babama, eve asla yük olmadan okulu bitirebileceğim kanısı iyice güçlenmişti. Üçüncü sınavımız ‘Analiz 2’ isimli, oldukça zor bir dersin sınavıydı. Bu sınava hazırlanamamıştım ama, geçemesem de boş kâğıt vermeyecek kadar bir şeyler yazabileceğimi düşünüyordum. Sabah okula vardığımda sınavın sözlü olduğunu öğrendim. Genelde sözlü sınavlarda daha az başarılı olan biri olarak girmemeğe karar verdim. Bunu orada ki arkadaşlara da söyledim. Onlar bu kararıma şiddetle karşı çıktılar. Ne olursa olsun girmem gerektiğini, şansım yaver gidip bildiğim sorular çıkarsa sınavı geçebileceğimi söyleyerek kararımdan caydırdılar. Sıram geldiğinde moral bulmuş olarak içeri girdim. İçerde, dersin hocası Prof. Dr. Berki Yurtsever,  bölümde doçent olan bir hoca ve bir Dr. Asistandan oluşmuş üç kişilik jüri ile sınavı devam eden bir arkadaş vardı. Hocaları selamlayıp arkaya geçip oturdum, sıramı beklemeye başladım. Arkadaşın yanıtlamağa çalıştığı, tahtaya yazılı soru bana Fransız geldi. Öncesini bilemem ama arkadaşımın tahtadaki soruyu yapamadığı açıktı. Berki, güz dönemi sınavına daha iyi hazırlanıp gelmesini söyleyerek arkadaşa çıkmasını işaret etti. Jürinin tavrından olumsuz etkilenmiştim. O ana kadar var olan az buçuk kendime güvenim de sıfırlanmıştı adeta. Bölümde dilden dile dolaşan bir söylemden zaten olumsuz etkilenmemek olanaksızdı: “Berki’den geçen diplomayı elinde bilsin.”  
Berki önündeki listeden adımı okuyup tahtaya geçmemi buyurdu. Ses tonu hiç te dostça gelmedi bana. Önündeki kitabın sayfalarını bir süre karıştırdıktan sonra bir sayfada durdu, sayfa arasına cetvelini yerleştirdi, sorusunu sordu. Yanıtlayabileceğim bir soru değildi. Bir süre beklemedikten sonra ikinci soruyu sordu, yanıtım yine soruya boş gözlerle bakmaktan öte geçmedi. Düştüğüm durumun vahametinden nutkum iyice durdu, hiç bir şey düşünemez oldum. Üçüncü, dördüncü sorularda da durum pek farklı gelişmedi. Berki her zaman olduğundan daha da kızıl bir suratla bana döndü: “ Sen bu okula neden geldin? Ve hangi yüzle karşıma çıkıyorsun, söyler misin bana? Sen asla seçmemen gereken bir okulu ve o okulun bir bölümünü seçmişsin delikanlı. Beni dinle, buradan çıkar çıkmaz doğru öğrenci işlerine git kaydını al ve okuyabileceğin bir okula yaptır kaydını. Ben burada oldukça sen bu fakülteyi bitiremezsin. Beni iyi anladın mı? Haydi defol şimdi.”
Büyük bir bozguna uğramış ve mosmor olmuş vaziyette dışarı çıktım. Kapı önünde bekleşen arkadaşların, suratımı görünce, yüzlerindeki gülümsemeleri yok oluvermişti. Girmem için adeta beni içeriye itekleyen yurt arkadaşım Sami Taşkın’a ve askeri öğrenci olan Kadir Karacan’a içten saygılarımı sunarak hemen oradan ayrıldım. Moral bozukluğu ile rahatlıkla geçebileceğin, daha sonraki iki sınava girmedim.
Başıma gelenleri öğrenen arkadaşlar her fırsatta beni teselli etmeye çalışıyorlardı. Daha çok ta Berkin’in sözlü sınavı çok seyrek yaptığını, yazılı sınavlarda da beni tanımayacağını, çalışıp rahatlıkla başaracağımı söylüyorlardı. Benim de tek umudum buydu zaten. Bu kadar öğrencinin içinde beni mimleyeceğini düşünmek istemiyordum. Bir sonraki sınava hazırlanarak girersem şansım olabilirdi. “Koskoca bir Prof. Un sıradan bir öğrenci parçasına deve kini güdecek hali yoktu ya! Hoca dediğin öğrencisini kazanmağa çabalar, kaybetmeğe değil. Hak eden öğrencinin hakkını gasp etmez, korur. Öğrencisinin hak, hukuk, adalet algılarını paspas yapıp ayaklar altına almaz.” Kafamda dolaşan düşünceler bunlar ve benzerleriydi. Bu konu açıldığında arkadaşlarımın da benim duygu ve düşüncelerimi paylaştıklarını görüyor, umutlanıyordum.
Zaman su gibi aktı, güz sınavları başladı. Önümde beş dersin sınavı vardı. Analiz 2 dördüncü sınavdı ve yazılı olacaktı. Geçme kararlılığı ile Analiz 2 ile birlikte üç sınava kilitlenmiştim. Diğer ikisi seneye kalabilirdi. Berki’nin dersinden önce girdiğim üç sınavın ikisi iyi geçti. Analiz 2 sınavında da soruları, bana göre, geçebileceğim düzeyde yanıtladım. Arkadaşlarım her fırsatta “Bak göreceksin, Berki olayı çoktan unutmuştur. Korkuların boşuna.” Diyerek yüreğime su serpmekten geri durmuyorlardı. Büyük bir merak, heyecan ve korku ile sonuçları beklemeğe başladım. 
Listelerin asıldığı haberi üzerine müdürümden izin alıp fakültenin yolunu tuttum. 
Berki sınav sonuçlarını odasının da bulunduğu birinci katın panosuna astırırdı. Merdivenleri bir solukta çıktım. Hem oldukça yüksek olan birinci kat merdivenlerini koşarak çıkmamdan, hem de heyecanımdan nefesim daralmıştı. O dönemlerde sınav sonuçları rakam olarak değil, GEÇMEZ, ORTA, İYİ ve PEKİYİ diye listeleniyordu.  Diğer bazı derslerin sınav sonuçlarının da aralarında olduğu listelerin içinden -Analiz 2- listesini buldum. İsmimin karşısında –GEÇMEZ- yazıyordu. Sınavda bütün soruların doğru çözümlerini yazamadığım için geçememiş olman bana çok koymadı sanırım. Yani geçemediğime çok üzülmedim, endişem ve korkum hocanın beni hatırlayıp bana söylediklerinin gereğini yapmış olmasıydı. Eğer öyleyse !….
İki dersten takıntılı olarak üçüncü sınıfa geçtim. Senenin sonunda dördü üçüncü sınıfın olmak üzere önümde altı sınavım vardı. -Analiz 2- başta olmak üzere dört dersin sınavına hazırlandım. Berki’nin sınavı yine dördüncü sıradaydı. Girdiğim üç sınavımda iyi geçmişti bana göre. Analiz 2 sınavına moralim yüksek olarak girdim. Yazdığım sınav kâğıdına ve hesaplamalarıma göre en az on üzerinden sekiz almalıydım. Sonuçlar birer, ikişer gün ara ile panoya asılıyordu. Önce girdiğim üç dersin, biri alttan olan, ikisini geçtim. Büyük bir korku ve heyecanla Berki’nin listesini bekliyordum. Sonunda o da asıldı. Adımın karşısında yine -GEÇMEZ- yazılıydı. Dizlerimin bağı boşandı sanki. Berki’nin beni unutmadığından neredeyse emindim artık.
Üçüncü senenin güz dönemi sınavlarında iki dersten daha geçtim. Soruların tümünü çözmüş olmama karşın asılan listede yine adımın karşısındaki -GEÇMEZ- kelimesi sabitlenmişti sanki. Böylece Analiz 2 sınavına dördüncü girişim de hüsranla bitti. Bir dersten sekiz sınav hakkımız vardı. Bu kadar hakta başaramazsan fakülteden kaydın siliniyordu. Hocanın bana takmış olduğu konusunda kuşkum kalmamıştı artık. Bütün sorulara eksiksiz yanıtlar verecek tarzda hazırlanma kararlılığıyla bir sonraki sınavı beklemekten başka çarem yoktu.
O zamanlar, sınavda aldığınız nota itiraz etmek diye bir hak, bir kavram yoktu. Hocaların kararı mutlaktı. Eğer bir konudan sana takmışsa ağzınla kuş tutsan nafileydi. Odasına gidip hak aramak daha da olumsuz tepkiler doğurabilirdi. Belki bütün hocalar böyle değildi, bilmiyorum. Ama Berki Yurtseverin böyle olduğunu herkes biliyordu. Özellikle Prof.lerin odalarına girilemezdi. Onlar fildişi kulelerde ki krallar gibi algılanırdı. Şimdi olduğu gibi idare mahkemeleri filan da yoktu itirazı değerlendirecek. Hocanın kararı yasa sayılıyordu.
Yılda iki kez girdiğim ve pekiyi’lik kâğıtlar vermeme karşın geçmez notu aldığım -Analiz 2- sınavlarının sekizincisi yani sonuncusu ile karşı karşıyaydım. Çok iyi sınav kâğıtları vererek dersi geçemeyeceğimi kesin olarak biliyordum artık. Üniversite hayallerimin sonuna gelmiştim. Korkunç rüyalardan sıçrayarak uyanıyor, bu duruma düşürenlere lanetler yağdırıyordum.  Çaresizlik içinde bıçak darbesini yemiş kurbanlık bir hayvan gibi kıvranıyordum.  Yedinci sınav sonuçlarını öğrendikten sonra, daha önce de aklımdan birkaç kez gelip geçmiş olan bir düşünce kafamın içinde çöreklenmeye başladı: Matematik bölümü öğrencilerini, fakülteyi hatta insanlığı Berki denen bu beladan ebediyen kurtarmak. Bunun için gerekli parayı bulabileceğimi düşünüyordum. Sekizinci -Analiz 2- sınavıma dört ay kadar zaman vardı. Bu süre içinde işi bitirmeliydim. Berki’yi yok etme işini kendim yapmam olanaksızdı. Böyle bir şey aklımdan bile geçirmiyordum. Kiralık katil bulmaktı aklımdan geçen. Kimselere duyurmadan bunu nasıl başarabileceğimi günlerce, haftalarca düşündüm. Sonunda, efkâr dağıtmak için gittiğim bir gece mekânında tesadüfen tanışıp ahbaplık kurduğum ve içkinin etkisiyle bütün duygu ve düşüncelerimi kendisine anlattığım, derdime yürekten üzülüp bana acıyan birisi beni ümitlendirdi: Kulağıma bir isim ve adres fısıldadı.
Adres, kiralayacağım şahsın Ankara’nın ücra bir semtinde oturduğunu gösteriyordu. O semte nereden ve nasıl gidildiğini öğrenip hafta sonu belediye otobüsü ile yola düştüm. Adresteki evi elimle koymuş gibi buldum. Kapıyı çaldım. Kapıyı açan atmışlı yaşlarda görünen bir teyzeydi. Adamın ismini, sonuna bey ekleyerek söyleyip görüşmek istediğimi nazikçe ifade ettim. Teyze; “Sen benim damadımı soruyon yavrım. O Ankara dışında bi yerde. Ne zaman geleceğeni Allahtan başka kimseler bilemez. Sen efendi bi çocuğa benziyon, damadımla nasıl bi işin olabilir ki? İlle de gorüşmek isdiyosan arada bi gelip yoklayacağan.” diyerek, kapıyı arkadan kapatıp yok oldu. İçimde, adamı bulamamış olmaktan mutlu olmuşum gibi bir his vardı sanki. Duruma üzülmediğim gibi rahatlamıştım adeta. Yarım saat kadar sonra gelen bir başka otobüsle yurda döndüm. Yolda boyunca bu çözümün bir çıkar yol olup olmadığını kendimle tartıştım. Sonuçta, başka bir çözüm olmadığına inanarak, adamın Ankara’ya dönüşünü beklemeye karar verdim.
Fakültede beşinci yılımı da doldurmuştum. Analiz 2 ile beraber istediğim an sınavını verebileceğim önemsiz bir dersim kalmıştı. Okuldan atılırsam Genel Matematik Sertifikası alma hakkım olduğunu, bu sertifika ile ilkokul öğretmeni olabileceğimi söylüyorlardı. Hiç yoktan iyi bir kazanım. Berki’den ebediyen kurtulma planımdan kimseye söz etmiyordum. Eğer başarırsam ölünceye kadar bu sırla yaşamak zorunda kalacaktım. Sonuç farklı olup planım ortaya çıkarsa ya da kiralık katil yakalanır da öterse her şey bitecekti benim için. Geceler boyu uyuyamıyordum. Uyuyabildiğim anlarda rüyadan çok kâbuslar görüyordum. İş yerinde müdürüm halimi, hiç beğenmediğini söylüyor yardımcı olmak istiyordu. İçimden hocayla konuşmasının bir yararı olup olmayacağı düşüncesi geçmiyor değildi aslında, ama bunun da ters tepeceğine inancım kesindi. Biliyor musunuz, çaresizlik insanlara her şeyi yaptırabilir. Ben tam da bu noktadaydım.
Bir perşembe akşamı, yurdun hoparlöründen, askeri öğrenci olan arkadaşım Kadir’in geldiği, beni şu an kantinde beklediği anons edildi. İsteksizce kalkıp gittim. Beni görür görmez ayağa kalkıp, gülerek “ müjdemi isterim. Öyle eften, püften de istemem. Esaslı bir müjde isterim.” Diyerek boynuma sarıldı.
-Ne müjdesi, neymiş hele vereceğin müjde önce onu söyle. Gerçekten müjdeyi hak eden bir haberse üstüme düşeni yaparım, bilirsin.
-Sana öyle bir haber vereceğem ki sevincinden Ankara’ya bile sığmıyacağan. Sıkı dur şimdi. Bomba haberim geliyor. Berki Almanya’ya gidiyo.
-Ne var bunda müjde olacak, herkes bi yerlere gider, gelir. Berki bundan böyle Almanya’ya yerleşecekmiş demeyeceksin her halde. 
-Hayır, öyle değil; elbette Almanya’ya yerleşecek demiyom. Tam tamına altı ay gidiyomuş. Bilmem ne üniversitesinde araşdırma yapacağımış. Yani senin sınavında burda olamıyacak. Anladın mı şimdi haberimin değerini?
Kalp atışlarımın iki katına fırladığını duyumsadım. Bu gerçek olabilir miydi? Ama Kadir bana böyle bir eşek şakası bu güne kadar yapmamıştı. Eğer bu bir şakaysa çok zalimceydi. Böyle ise onu asla bağışlamayacağımı Kadirin de çok iyi bilmesi gerekirdi. Bir an ne diyeceğimi, ne düşüneceğimi, nasıl davranacağımı kestiremedim. Kendimi bir boşlukta gibi hissettim. Kadirin, “Ağlama, biliyom sevinçden ağlıyon amma gene de burada ayıp oluyo. Hadi isdersen senin odaya geçelim. Ağlarsan da orda ağla.” Demesiyle ağlamakta olduğumun farkına vardım.
Kadirin haberi gerçekti. Berki altı aylığına Almanya’ya gidiyordu. Bürosunun bulunduğu kattaki panoya, bölümdeki tüm çalışanlara hitaben kısa bir  -Allaha ısmarladık- mesajı yazarak imzalayıp asmıştı. Bu mesajı da gördükten sonra kuşkum kalmadı. Demek sahiden –Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez- atasözü gerçekmiş. Bu, Tanrının bir mucizesi idi kanımca. Elimi kana bulamama ramak kalmıştı. Bir başka deyişle; gözümün önünde avuçlarımdan kayıp giden umutlarımın, yolundan çıkıp uçuruma doğru hızla sürüklenen bütün bir geleceğimin ani bir frenle durdurulmasıydı. Her şey gözlerimde yeniden başka bir anlama bürünmeğe başladı. Fakültenin gerçekten bir yeryüzü cenneti kadar güzel olan bahçesine çıkınca: “Herkesi, her şeyi, Berki’yi bile seviyorum.” Diye bağırmamak için kendimi zor tutuyordum.
Bir tek korkum vardı: Ya Berki sınav kâğıtlarını kendisi okumak için Almanya’ya isterse! Başkalarını bilemem ama benim aklımdan bu lanet olasılık arada bir geçiyor, sevincimi, umutlarımı gölgeliyordu.
Sınavlara bir ay kadar vardı ki Berkinin Almanya’ya uğurlandığını büyük bir sevinçle öğrendim. Analiz 2 dersini, onun yerine, ODTÜ den bir doçentin verdiği bilgisi geldi bana. Yeni hocamızın, bir ay gibi kısa bir süre için, dersin kitabını değiştirmediğini de öğrendim. Berkinin kitabından devam ediyormuş. Kitaptaki bütün problemleri çözdüğüm için sınava hazırlanma gereği bile duymadım.
Sınav sonuçlarını öğrenmek için fakülteye gittiğimde yine son derece heyecanlıydım. Merdivenleri çıkıp listenin asılı olduğu panonun önüne geldiğimde dizlerim titriyor, başım dönüyor ve gözlerim kararıyordu. Yine bir terslik olabileceği korkusu beynimin ücra köşelerinde varlığını sürdürüyordu. Gözlerimin önü aydınlanınca listeye baktım, adımın karşısındaki PEKİYİ notu gözlerime ve beni, içinde debelendiğim azgın sulardan kurtulmak için tutunduğum halatın ucunu mutlu geleceğe perçinleyen bir çivi olarak çakıldı.   

    

     

GÖZLERİNDEN SÜZÜLEN

Gözlerinden süzülen sevdayı içti gönül
Ürkek dudaklarını öptü de coştu gönül
Gülümseyerek baktın, sevdiğini söyledin
O anda kanat takıp göklere uçtu gönül



Sevmek de, sevilmek de ne ilahi bir duygu
İki tende birleşen bir ibadetin ruhu
Yoksa Cennet bu mudur, Rabb'İn bize sunduğu
Kuşku duymam o zaman, cennete düştü gönül


31 Temmuz 2015 Cuma

TATİL DÖNÜŞÜ

Bir Tatil Dönüşü
İkinci yılımı çalışmakta olduğum büyük bir kamu kuruluşunda hak ettiğim senelik iznimi kullanarak ilk kez çıkacak olduğum yaz tatilini çok sevdiğim arkadaşım Turan ile birlikte Erdek’te geçirmeye karar verdik. Üç günü Avşa’da, gerisi Erdek’te olmak üzere on beş günlük harika bir tatil yaptık.  Kalan son paramızla dönüş biletlerimizi aldık, Ankara’ya dönmek üzere akşamüstü otobüse bindik. Kaptanımızın,  Eskişehir’de, yazıhane olduğu söylenen bir yerde durup yarım saat ihtiyaç molası verdiğini duyurduğunda, saat gecenin on ikisini gösteriyordu. İlk kez durduğumuz bu kentin, gecenin o saatlerinde bile, parıltısı çok ilgimizi çekti.  Sonradan Porsuk Çayı olduğunu öğrendiğim bir büyük suyun iki yakası da renkli ışıklarla bezemiş, boydan boya görmemiz, gezmemiz için adeta bize durmadan göz kırpıyordu. Bu güzel manzarayı hayranlıkla izleyerek su boyunca hayli yürümüşüz. Yazıhaneye döndüğümüzde otobüsümüzün beş dakika önce kalktığını söylediler. Ardından da; “ Eğer şuradan bir taksiye atlayacak olursanız çok geçmez yakalarsınız otobüsü.” Diye akıl vermeyi ihmal etmediler. Bizde bu öneriyi uygun bulup orada hazır bekleyen bir taksi ile otobüsün peşine düştük. Şoförümüz arada bir ; “Filan yokuşta otopusu yakalarım, siz heç meraklanmayın.” türünden laflar ederek bir karanlık denizinde, yalnızca önünü aydınlatan farların ışığında, hızlı sayılamayacak bir tempo ile yol alıyordu. Bu tempoyla otobüsümüze yetişmemizin olanaksız olduğu düşünmeğe başladım.  Aklıma, taksi sürücüsünün dürüst davranmadığı, fazla yol kat ederek daha çok ücret almak amacında olabileceği düşüncesi geldi. Bunu yavaşça Turana da söyledim. O da benim gibi düşünüyordu. Sürücünün paramızın olmadığından haberi yoktu doğal olarak.  İşaretleşerek, sürücüye çaktırmadan, saatlerimizi kolumuzdan çıkartıp ceplerimize aldık. Üzerimizde para olmayınca kolumuzda sırıtan, oldukça kaliteli saatlerimize göz dikeceği açıktı.
Bir süre sonra yavaşladı, taksiyi sağa çekip durdu. Geriye dönerek; ”istiyorsanız devam edeyim, ama bundan sonrası düzlük. Otobüsler bu yolda sürat yaparlar. Onu yakalamamız çok zor ve hayli zaman alır. Ne dersiniz, devam edeyim mi?” İkimiz birden şehre dönmesinin daha doğru olacağını söylememiz üzerine yol üzerinde manevra yaparak döndü ve bindiğimiz yere tekrar geldik.
Borcumuzun elli lira olduğunu söyledi. Biz süklüm, püklüm on liradan başka paramız olmadığını, borcumuzun kalan kısmını Ankara’ya dönünce ödeyebileceğimizi, bunun için adresini vermesinin yeterli olacağını söylemeye çalıştık. Adam, “Ben paramı peşin isterim. Ankara’ymış, adresime göndermekmiş anlamam. O zaman binmeseydiniz arabama.” Diye kestirip attı. Bizim (her ne kadar alttan alsak ta) tartışmalarımıza diğer şoförler de karıştılar. Başka paramızın olmadığına ve yanımızda pantolon, gömlek ve pabuçlarımızdan başka vereceğimiz bir şeyimiz olmadığına adamları inandırmamız çok zor oldu ve hayli zamanımızı aldı. Şoförümüzün de orada bulunan diğer sürücülerin de insaflı olduklarını söylemek çok kolay değil. Gömleklerimizi ya da pantolonlarımızı çıkarıp bırakmamızı isteyenler olmadı değil.  Sonunda Ankara’ya varır varmaz göndereceğimize yeminler edip, şoförümüzün adresini yazıp cebime koyarak ellerinden kurtulmayı başardık.
Otobüs yazıhanelerinin her birini tek tek dolaşarak acıklı durumumuzu bütün içtenliğimizle anlatıp yardım istedik. Borcumuzu, varır varmaz oradaki yazıhaneye ödemek üzere bizi Ankara’ya kalkan ilk otobüse bindirmeleri için bütün şirinliğimizle dil döktükse de bir sonuç alamadık.  Dört yazıhanenin görevlileri sanki sözleşmiş gibi aynı şeyi söylüyorlardı; “Biz Ankara’yı tanımayız, onlar da bizi. Bu yüzden ücretini almadan sizi gönderemeyiz.” 
  Eskişehir’den Ankara’ya otobüs bileti yedi buçuk lira. Bir şekilde on beş lira bulmamız gerekiyor. Ama nasıl? Şehirde tanıdığımız kimse yok. Bu şehre ilk gelişimiz. Nasıl tanıdığımız olsun ki? Aklımıza hiçbir çözüm yolu gelmiyor. Gecenin bir yarısında bilmediğimiz bu şehirde nereye gidebiliriz, sabaha kadar nasıl oyalanırız hiçbir fikrimiz yok. Serseri mayınlar gibi bol ışıklı yerlerde dolaştık, banklarda oturduk, olabilecek en olumsuz durumları konuştuk, uykumuz geldi. Saat üçe geliyordu. Eskişehir’den trenin geçtiğini anımsadım. Turan’a, istasyona gidip Ankara trenine kaçak olarak binmeyi önerdim. “Başka seçeneğimiz olmadığına göre deneyebiliriz.” Dedi.
 Ortalıklarda kimsecikler yok. Tren garına nerde olduğunu, oraya nasıl gidebileceğimizi soracak birilerini bulmalıyız. Sakince akan çay boyunca banklarda uyuyan birkaç kişi dışında kimse göremeyince yazıhaneler semtine tekrar döndük. Bize tarif edilen yol boyunca yirmi dakika kadar yürüdük. İki katlı, demir parmaklıklı küçük pencereleriyle düzgün, şık istasyon binası karşımızdaydı. 
İkinci kapıyı açtığımızda, duvarlar boyunca yerleştirilmiş deri kaplı tekli, ikili ve üçlü koltukların bulunduğu bir büyük salona girdik. Salonda koltuklara gömülmüş uyuyan birkaç kişi vardı sadece. Biz de, yorgunluktan ve uykusuzluktan perişan bir halde üçlü bir koltuğa adeta yığıldık.  Umutsuzluğumuz ve geleceğimizin belirsizliği uyumamıza olanak vermiyordu. Turanla kaçak yolcular üzerine fısıldaşarak fikir yürütürken gişede görevli memur arka kapıdan girip makamına kuruldu. Biraz sonra, yine görevli olduğu resmi giyiminden belli olan bir başkası salona girdi. Uyuklayan kişileri dürtüp uyandırarak nereye gideceklerini, yolcu iseler biletlerini göstermelerini istiyordu. Bilet gösteremeyen, geceyi rahat koltuklarda geçirebilmek için orada bulunan bizim gibi yersiz, yurtsuzları kapı dışarı ediyordu. Belki de o bedavacı gece kuşlarını tanıyordu. Bizde bir kere daha şafak attı. Sabahı etmek için buradan daha rahat, daha konforlu bir yer bulabilmemiz olanaksızdı. Kovulacağımızdan emin, nefesimizi tutup bekledik. Bizim önümüze geldiğinde herhalde son derece düzgün olan kılık kıyafetimizden etkilenmiş olmalı ki bilet sormadan bakıp geçti.
Ankara yönüne ne zaman tren olduğunu öğrenmek için kalkıp gişenin önüne gittim. Memur, sabaha karşı dört kırkta gardan hareket edecek bir yolcu treni olduğunu söyledi. Eskişehir’le ilgili değişik sorular sorarak sohbet etmek istedim. Amacım, çaktırmadan konuyu kaçak yolcuya getirmek ve bilmemiz gereken bazı bilgiler edinmekti. Sohbetin koyulaşıp ilerlediği anlarda, umursamaz bir biçimde, trenlere kaçak binen insanların olup olmadığını sordum. Görevli cin gibi. Nereye varmak istediğimi ve niyetimi şıp diye anladı. Gülümseyerek; “Derdiniz, zorunuz nedir bilemem ama öyle anlaşılıyor ki siz trene kaçak binmeye niyetleniyorsunuz. Bana kalırsa bunu sakın yapmayın. Yakalanmama olasılığınız sıfır. Yakalanınca da ilk istasyonda trenden indirilirsiniz. Bunu göze alıyorsanız binin, siz bilirsiniz.” Dedi. Adamın leb demeden leblebiyi anlaması beni şaşırtmış, hem de cesaretlendirmişti. Ona başımıza gelen olayı anlattım. Hiç kimsecikleri tanımadığımız bu şehirde ne yapmamız gerektiği hakkındaki düşüncesini sordum. “Bekçiye söyler, sabaha kadar burada kalmanızı sağlarım. Ötesine de karışmam.” Deyip kestirip attı. Hiç olmazsa gecenin kalan kısmını uyuyarak geçirebileceğimiz güvenli sayılabilecek bir yerimiz olduğu için birazcık rahatladık.
Sabahın ilk ışıklarıyla uyandık. Uykumuz sırasında bekçinin müdahale etmesini önlemiş olan gişe memuruna teşekkür ederek oradan ayrıldık. Güneş yavaş yavaş binaların arasından yükselirken bulunduğumuz alanda bir canlılık oluştuğunu fark ettik. Kamyonlar, kamyonetler gelip yanaşıyor, meydanın şurasına, burasına bir şeyler boşaltıyorlardı. Bir Pazar kurulmakta olduğunu anlamakta gecikmedik. Pazarcıların mallarını indirip taşıyarak, olmazsa zengin hanımların filelerini taşıyarak para kazanabileceğiz geldi aklıma. Bu düşünceyi eyleme koymağa karar verip kamyon ve kamyonet patronlarından iş istedik. İhtiyaçları olmadığını söyleyip hepsi de bizi sepetlediler. Çaresiz, varlıklı hanımların filelerini taşıma umuduyla Pazarın hareketlenmesini bekledik. Bu arada ceplerimizi karıştırırken Turanın cebinde bulduğu bir yirmi beş kuruş bizi hayli sevindirdi. Onunla bir simit alıp paylaştık. Böylece kahvaltı sorununu bir ölçüde saf dışı bıraktık.
Güneş hayli yükselmiş, Pazarda da alış veriş oldukça hareketlenmişti. Gözüme kestirdiğim birkaç hanım teyzenin filesini taşıma isteyim ne yazık ki olumlu sonuç vermedi. Turanın girişimleri de sonuçsuzdu. Pazar yerinin bir tarafındaki duvarın üstüne oturduk. İşin içinden nasıl çıkabileceğimiz konusunda görüşlerimizi ortaya döküyoruz. İkimiz de Ankara’da aynı kurumda çalışıyoruz. Kurumun Eskişehir’de bölge müdürlüğü de var. Soruşturup yerini bulabiliriz, ancak o gün Pazar. Resmi kurumlar kapalı. Bugün bir şekilde Ankara’ya ulaşmalıyız. Çantalarımız otobüsle gitti. Ayrıca yarın kesinlikle işbaşı yapmalıyız. Çaresiz, berbat bir durumdayız. Polise gitmek ikimizin de aklının ucundan geçmiyor. Bir an büro arkadaşım Ülkü hanımın, konuşmalarımız sırasında söylediği bir cümle beynimde şimşek gibi çaktı. Ailesinden söz ederken, “ Babam Eskişehir tren garında ambar müdürü.” Dediğini anımsadım. Yardım isteyebileceğimiz tek insan o olabilirdi. Yeniden gara gittik. Hala gişede görevini sürdüren memur karşısında bizi görünce, “Gençler siz hala burada mısınız? Buraya döndüğünüze göre bilet parası bulamamışsınız anlaşılan.”  Ben “ Neden? Tren bileti almak için gelmiş olamaz mıyız?” Diye karşılık verdim. “Hayır, bu yüzden gelmezsiniz. Çünkü tren bileti otobüs fiyatının iki katı. Para bulsanız otobüse binerdiniz, haksız mıyım?  Bakın üzüldüm şimdi durumunuza. Benden ne istediğinizi söyleyin.” Gerçekten de bilet filan alacak durumda değiliz. Size birini soracağız. Yardım ederse bize o eder. Sizin garda ambar müdürü. Kızı çalıştığım yerde büro arkadaşım. Onu bulmalıyız. Pazar olduğu için mesaide olmadığını biliyoruz, ama siz onu tanırsınız. Bize evinin adresini verebilirsiniz. Sizden bunu istemeğe geldik.”  Biraz düşündü ve “Burda iki tane ambar var ve iki de müdürü. Amma ben sizin aradığınız müdürü biliyorum; Tahsin bey. Diğer müdür Asım beyin öyle çalışacak kadar büyük çocuğu filan yok. Tahsin Bey bizim kurumun lojmanlarında oturur. D blok 11 numara.” Lojmanlara nasıl gideceğimizi de tarif edip bizi yola vurdu.
Yüksek duvarlarla çevrili büyük bir siteye iki kanatlı, kanatlardan biri aralıkça duran demir bir kapıdan girdik. İki katlı en az bir düzüne apartman var. D Bloku bulmak zor olmadı. 11 numara ikinci katta. Binanın dışından yüksek bir merdivenle çıkılıyor. Turan aşağıda kaldı, ben basamakları heyecanla çıkmağa başladım. Ya evde değilse. Ya yanında parası yoksa. Ya da var, vermezse. O güne kadar tanımadığım birisinden değil para hiçbir şey istemek zorunda kalmamıştım. Merdivenin sonuna vardığımda nefesimin daraldığını, biraz dinlenmeden konuşamayacağımı duyumsadım. 11 numaralı kapının önünde ne kadar bekledim hatırlamıyorum. Sonunda sanırım zile bastım. Derin bir nefes alıp beklemeğe başladım. Sonra bir kere daha basıp inmeğe hazırlanırken üzerinde pijamaları ile kel kafalı, kısa boylu, orta yaşlı bir bey kapıyı araladı, kafasını dışarı uzatıp; “Buyur delikanlı. Kimi aramıştın?” “Şey ben Tahsin beyi aramıştım. Burada oturduğunu söylediler. Umarım yanlış kapıyı çalmadım.” Tahsin amca beni aşağıdan yukarı süzdükten sonra; “O dediğin benim. Seni tanıyamadım. Beni neden uyandırdın bu Pazar günü? Ne istiyorsun benden?” “Sizi rahatsız ettiğim için çok özür diliyorum. Ankara’dan kızınızın büro arkadaşıyım. Arkadaşımla bu şehirde beş parasız kaldık.” Başımıza sardığımız belayı ve geceden buyana çaresizlik içinde nasıl perişan olduğumuzu ayrıntılara girmeden anlattım. Ayrıca kızının gerçekten de samimi bir arkadaşı olduğumu kanıtlayabilecek özel bilgiler sundum. Kızı Ülkü ile aynı semtte oturuyorduk. Kocası askerdeydi. Pazar günleri dört yaşındaki kızı Cansu’yu parka götürürdüm. Sonunda; “Ankara’ya varır varmaz ister kızınıza vermek koşulu ile isteseniz adresinize hemen postalanmak üzere bize yirmi lira verebilir misiniz?” diyerek geliş nedenimi söyleyebildim. “Kusura bakma delikanlı. Maalesef sana verecek beş kuruşum yok.” Dedi ve kafasını içeri çekip kapıyı yüzüme kapadı. Çok fazla ümitlenmemiştim zaten. Başı önüme eğik bir şekilde merdivenleri ağır ağır indim. Suratımın şeklinden sonucun olumsuz olduğunu Turan anlamıştı. “Bu kapı da kapalı ha!” dedi sadece. Apartmanın önündeki bir ağacın altında bulunan banka oturduk. Bir iki dakika geçti geçmedi Tahsin amca merdivenin tepesinde göründü. “Demek hala burdasınız. Gitmediğiniz iyi oldu. Bekleyin, yanınıza geliyorum.” Diyerek merdivenleri indi, yanımıza gelip oturdu. 
“Bakın genç adamlar, size bir olayı anlatacağım. Dedi ve Çorumda ilk göreve başladığı yıl çok samimi bir arkadaşının adını vererek kendisinden atmış beş lira olan maaşının elli lirasını iki gün içinde geri ödemek üzere almayı başaran ve bir daha hiç ortaya çıkmayan bir dolandırıcı yüzünden artık kimselerin kendisini kandırmasına fırsat tanımamağa, kim olursa olsun borç para vermemeğe yemin etmiş olduğunu, bu nedenle yardım etmeyi düşünmediğini söyledi. Ben kendisine; “Çok haklısınız, size söyleyecek sözümüz yok. Ne diyebiliriz ki. Denize düşen balığa sarılır. Belki bir umut diye gelmiştik size. Olmadı. Burada ne yapacağımızı düşünüyoruz. Elbet bir yol bulacağız.” Adam gülümseyerek;  “Kızımla ilgili söylediğin bilgilerin hepsi doğru. Belli ki onu iyi tanıyorsun. Ayrıca içimde sizin bir dolandırıcı olmadığınız gibi bir his var. Bu yüzden size istediğiniz parayı vermeğe karar verdim. Bunu yapmazsam kızım da bana darılabilir. ”Diyerek cüzdanını çıkardı, bize yirmi lirayı verdi. Parayı Ankara’da kızına verebileceğimizi de söyleyip bize iyi yolculuklar diledi. Teşekkür edip elini öptük ve zaman yitirmeden otobüs terminalinin yolunu tuttuk.
Ankara’ya yarım saat sonra kalkacak otobüse bilet aldık. Kalan beş lirayla karnımızı doyurduk. Hiç bu kadar lezzetli bir yemek yememişiz gibi geldi bize. Sonra da büyük bir keyif ve mutlulukla otobüsümüze binip yerlerimize oturduk.         





İŞTE AŞK BUDUR

İŞTE AŞK BUDUR



Gönüller coşar
Sevdaya koşar
Ölümsüz yaşar
İşte aşk budur


Çöllerde sudur
Kalpte duygudur
Gözler konuşur
İşte aşk budur


Coşku sel olur
Esen yel olur
Saatler durur
İşte aşk budur


Sessizce yürür
Ansızın vurur
Sizi uçurur
İşte aşk budur






23 Temmuz 2015 Perşembe

BAKIP DA GİDER

                                  BAKIP DA GİDER



                          O kadın karşına bir gün çıkarsa
Kalbin surlarını yıkıp ta gider
Hele bir de gülümseyip bakarsa
Yüreğin korlara sokup ta gider


Sevdanı kendinden bile gizlersin
İçin yanar, deli gibi özlersin
Sen bütün gün yollarını gözlersin
O, şöyle uzaktan bakıp ta gider


Gülüşüyle güller açar gönlünde
Açılır sanırsın yollar önünde
Mutluktan uçtuğun bir gününde
Seni can evinden yakıp ta gider


Bir çift hoş sözüne bu kanış neden?
Ne umutlar verdi yok olup giden
Nasibini almamışsa sevgiden
Bir yılan misali sokup ta gider